<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Ezan.Gen.Tr Forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://forum.ezan.gen.tr/</link>
		<description><![CDATA[Ezan.Gen.Tr Forum - http://forum.ezan.gen.tr]]></description>
		<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 19:42:51 -0700</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA["BAŞÖRTÜSÜ"]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=407</link>
			<pubDate>Fri, 25 Jun 2010 10:17:54 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=407</guid>
			<description><![CDATA[BAŞÖRTÜSÜ <br />
Aslında erken dönemde fıkha ve muamelata dair konularda makaleler yazıp neşretmek gibi bir niyetimiz yoktu. Çünkü Hanif mesaj, tam anlamıyla anlatılmadan, akidede bir birlik oluşturulmadan, usul ve metot hususunda bir uzlaşı sağlanmadan bu gibi tartışmaların havanda su dövmekten öte olmayacağını biliyorduk. Ancak tesettür konusunda bu prensibimizi çiğnemek zorunda kalıyoruz. Hele piyasada Kurancılık yapan ciddi bir yekunun Kuran’ın açık emri başörtüsüne karşı kutsal cihat ilan etmeleri bize artık bu konuyu ötelemeye dair hiçbir şans vermiyor.  <br />
Günümüzde başörtüsü laik kesim tarafından günah keçisi haline getirilmiştir. Dine ve dindarlara karşı tüm kinlerini başörtüsü üzerinden kusmaktadırlar. Türban, kimyadaki turnusol kâğıdı görevini görmektedir. Bu mevzuda hakla batılın ayıracı durumundadır. Tabiî ki bu sembolleşme de türbanı bayraklaştıran asalakları unutmamak gerekmektedir. Onlara göre ülkemizdeki tek dinsel sorun başörtüsüdür. Bu çözüldüğü zaman her şey güllük gülistanlık olacaktır. Böylelikle başörtüsü günümüzde büyük bir rant kapısı haline dönüşmüştür. Bu ranttan en çok parsayı da siyasetçiler toplamaktadırlar. Onların derdi ne İslam’dır ne de başka bir şey. Yalnızca sultalarını devam ettirme peşindedirler. CHP siyasetini başörtüsü karşıtlığı üzerine kurmuşken AKP aksi bir tutum almıştır. İki seçimdir en çok oy alan partilerin bu ikisi olması bu tahterevalli siyasetinin bir tezahürüdür. <br />
Maalesef bu sorun dindarlara dinsizler arasında cereyan ederken, dinsizler kıvrak bir hamleyle vakıayı kendi lehlerine çevirmek istemektedirler. Buna da hiç mi hiç inanmadıkları Kuran’ı alet etmekten ar etmiyorlar. Onlara göre güya Kuran’da başörtüsü yazmıyormuş (!) onun için farz değildir. Tabi ki bu din cahillerine bu malumatı veren bizim Kurancılardan başkası değildir. Yoksa onlar Kuran’da ne yazıp ne yazmadığını nerden bilecekler ki? Ülkemizde Kuran’ı dindarlar bile mealinden bir kez okumazken dinsizlerden bunu beklemek komik olur.  <br />
Öncelikle dinsizlerin vızıldamalarına cevap verdikten sonra sureti haktan görünen başörtüsü inkarcılarına da cevap vereceğiz. <br />
Be hey jakobenikler; Size ne Kuran’da ne yazıp yazmadığı! Sanki hayatlarınızı Kuran’a göre dizayn ediyorsunuz da bir başörtüsü eksik kalmış. Sizin çok mu umurunuzda Kuran’da yazanlar? Diyelim ki sizin dediğiniz gibi olsun ve başörtüsü Kuran’da geçmiyor olsun. Bir an aptal taklidi yapalım ve sizin Kuran sevdalıları olduğunuza inanalım. O zaman buradan size tavsiyelerde bulunalım. Hem de üzerinde herkesin ittifak ettiği yüzlerce ayette geçen temel konular hakkında.  <br />
Namaz kılmak Kuran’da 100 den fazla yerde geçiyor; niye kılmıyorsunuz?<br />
Oruç tutmanın farz olduğu apaçıktır. Oruçla ne alakanız var?<br />
Kuran’da koskoca bir Hac suresi var. Mekke’nin yerini haritadan gösterebilir misiniz?<br />
Zekâtı gizliden verenlerden misiniz?<br />
Demokrasi, laiklik, Kemalizm ve kapitalizmi hangi ayetlerden çıkarıyorsunuz? Referans verebilir misiniz? Bizi bu konuda aydınlatıp karanlıklardan kurtarmak istemez misiniz? <br />
Bu ve benzeri birçok Kuran emrine Fransız olduğunuz malumdur. Bu da sizin bu konudaki samimiyetsizliğinizi ortaya koymaktadır. Amacınız üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Ancak bağcıyı döverken bile cehaletinizi ortaya koymaktan kendinizi alamıyorsunuz. Çünkü “Kuran’da başörtüsü yazmıyor o zaman başını aç!” dediğiniz kitle Kuran konusunda körlükte sizden hiç de geri kalmayacak seviyededir. Sanki onlar dinle ilgili her şeyi bu Kuran’da var yapalım aaaa! Bu da yokmuş terk edelim diyen insanlar.  <br />
Onların uygulamalarının % 90'ı zaten Kuran’da yazmıyor ki. Mezhepler, tarikatlar, şeyhler, evliyalar, şefaatler, türbeler, yatırlar, sakal-ı şerifler, Buhariler, Müslimler, Hızırlar, kırklar, erenler, kandiller, mendiller, nafileler, menduplar, mekruhlar, istiareler, ruhlar, manevi âlemler, sırlı olaylar, yalanlar, dolanlar ve tüm aldatmacalar Kuran’dan mı çıkıyor? Eğer biraz akıl olsaydı sizde, başörtüsü Kuran’da yoktur diyeceğinize başını açmak farzdır diye bir hadis uydururdunuz. Hem daha etkili olurdu hem de biz de bu kadar yorulmazdık. Korkmayın eski ibnilerden birisi sahabe kadınlarının başı açıktı diye bir hadis yumurtlamıştır. Siz de bol dipnotlu havalı bir akademik makale kaleme aldırırdınız iş olur biterdi. Ne hikmetse günümüzde en olmadık iddiaların altına bile şu ebudan nakil bu ibni böyle demiş denilerek, sanki ALLAH buyurmuş havalarına yatılıyor.  <br />
Başörtüsü çok açık ve hiçbir itiraza mahal vermeyecek netlikteki bir Kurani emirdir. Koparılan tüm bu yaygaraların asıl sebebi dini moderniteye uydurma çabalarının eseridir. Kitaba uymayanlar, işlerini kitabına uydurmayı daha kestirme olarak kabul ederler. Karısına gücü yetmeyen adamın başörtüsünü savunması anlamsızdır. Başörtüsü yerine kefen giymeye razı olan bayanların da… <br />
Öncelikle son devrin yetiştirdiği en büyük müçtehit (!) olan Ruhat Mengü’nün bile diline doladığı meşhur ayetimize bir bakalım: <br />
24:31 Mümin kadınlara de ki: Gözlerini kıssınlar. Namuslarını korusunlar. Kendiliğinden görünenler müstesna süslerini göstermesinler. Başörtülerini degajelerinin üzerine vursunlar. Süslerini; kocaları, babaları, kayınbabaları, oğulları, kızları, üvey oğulları, kardeşleri, erkek kardeş oğulları, kız kardeş oğulları, kendi kadınları, cariyeleri, erkeklikten kesilmiş hizmetçileri ve kadınların avret yerlerini anlayamayacak küçük çocuklar haricinde kimseye göstermesinler… <br />
Ayetteki kelimeleri tek tek inceleyelim: Birinci emir, aynen 30. ayette erkeklere olduğu gibi gözlerden başlıyor. Gençler arasında çok yaygın olan, kesme, iş atma, süzme gibi olguları yasaklıyor. Hem kızlar için hem erkekler için. Bunun sınırını elbette ki kişi bilir.  <br />
Namuslarını diye çevirdiğimiz kelime “ferc”’dir Arapça kadın cinsel organı yahut mecazen ırz, namus manalarına gelir. Bu ayette ikinci anlamıyla kullanıldığı açıktır.  <br />
İkinci kritik sözcüğümüz ise “ziyne” kelimesidir. En basitinden süs manasına gelir. Dilimize ziynet şeklinde anlamı daralarak geçmiştir. Bazı cahiller, Arapçadaki ziynet kelimesini Türkçeye geçmiş anlamıyla % 100 uyumlu olduklarını zannettiklerinden bu ayetteki ziynetin küpe, bilezik, kolye vs gibi takılar olduğunu ve bunların gösterilmesinin haram olduğunu söylemekteler.  <br />
Cahil bilmediğini bilmeyendir. Yoksa herkesin her konuyu bilmesine lüzum yoktur. Ancak bilmediğini bilmeyen baştan öğrenme şansını da yitirmiştir. Madem bilmiyorsunuz ne hakla ALLAH hakkında atıp tutuyorsunuz ki (22:3, 8) ziynet kelimesinin ayette takı manasında kullanılmadığını görmek için mantık profesörü de olmaya gerek yoktur. Tüm kadınlara, yakın akraba erkeklerine ve çocuklara gösterilip de geride kalan tüm erkeklerden gizlenmesi emredilen ziynetin bilezik olmadığı barizdir. <br />
Kadının her tarafı süsüdür. Yüzü, elleri, kaşı, gözü, kirpiği, dudakları, ayakları… Bu kadar yeter sanırım yani kadının her tarafı süstür.[1&#93; Ayet de bunu teyit eder. Ancak kendiliğinden görünen yerleri müstesna kılar. Bu işin esprisi kendiliğinden görünen yerlerinin neresi olduğudur. Bu konuyu tesettürle ilgili diğer bir önemli ayet olan cilbap ayetiyle beraber ALLAH’ın yardımıyla aydınlığa kavuşturacağız. <br />
Şimdi asıl fırtınaların kopartıldığı kelimeye geldik “humur” kelimesi; bu sözcük himar[2&#93; kelimesinin çoğuludur. Ve tüm sözlüklerde başörtüsü olarak geçer. Hangi Arap ülkesine giderseniz gidin Arapça bilmiyorsanız İngilizce sorun. Onu da bilmiyorsanız “ma maana himar?” diye sorsanız karşıdaki bir kadının başındaki örtüyü gösterecektir. Ancak bu durum % 100 delil midir? Derseniz çok güçlü bir delildir derim. Bilimsel metodolojide temel bir kural vardır. İspat iddiayı ortaya atana vaciptir. Çünkü herkesin başörtüsü olarak kabul ettiği kelimenin başka anlama geldiğini söyleyenlerin ispatlaması gerekmektedir.  <br />
Ancak biz gene devam edelim. Amaç akıllarda herhangi bir soru işareti kalmamasıdır. Çünkü Kuran kelimelerinin % 99 u ALLAH’ın yardımıyla asıl manalarını muhafaza etmişken birkaç kelime yol kazasına uğramıştır. Ümmi kelimesi gibi. Onun için ilimsel bir metot takip ederek şu soruyu soruyoruz kendimize. Himar kelimesi için bilinen tüm Arapça kamuslara baktık Araplara da sorduk başörtüsü cevabını aldık, ancak bu kelime yol kazasına uğramış olabilir mi? <br />
Tekrar ayete dönüyoruz ve ayette himar’ın degajeye vurulması gerektiği söyleniyor. Ayette geçen kelime “cuyub” tur cuyub: ceyb’in çoğuludur. Bu kelime de aynen ziynet kelimesinde olduğu gibi anlamı kayarak ve daralarak geçmiştir. Dilimizde cep olarak bildiğimiz bu kelimenin aslı koyundur.[3&#93; Aynı kelime (27:12) ayetinde Hz. Musa’nın elini koynuna sokması bahsinde tekil olarak kullanılıyor. Kadın boyun açıklığına degaje dendiği için “ceyb” kelimesini dilimizdeki en doğru karşılığının degaje olduğunu düşündük. Demek ki bu “himar” denilen şey kadınların degajelerine vurulacakmış.  <br />
Burada “daraba” kelimesinin kullanılmasında hinlik aranmasın. Bu kelime emrin önemini ve örtmenin tedbirli bir şekilde yapılması için kullanılmıştır. “yesturne” örtsünler, “yudninne” salsınlar fillerinin kullanılmamasının sebebi budur. Yani günümüzdeki tesettürlü bacılarımızın uyguladığı başörtülerini mantoya toplu iğneyle tutturmak bu ayeti bire bir uygulamaktır. Yani “himar” bir şekilde cilbaba yapıştırılacaktır. <br />
“Cuyub” ve “daraba” kelimeleriyle ilgili kafalardaki soru işaretlerini giderdikten sonra “humur” kelimesine geri dönelim. Bu sefer kelimeyi Kuran’da tarayalım. “Himar” kelimesinin tek bir defa bu ayette geçtiğini görürüz. Ancak gene aynı kökün farklı haline rastlamaktayız. (2:219; 5:90, 91) ayetlerinde “hamr” kelimsinin kullanıldığını görmekteyiz. Bu ayetlerde geçen “hamr” kelimesinin aklı örten maddeler olduğunda hem fikiriz. Yani “hmr” kökü Kuran’da dört farklı şekilde geçmektedir. Dördünde de iki ortak özelliği vardır; bir şekilde başı örtmesi. <br />
Olay mahallinden bu kadar kanıt topladıktan sonra yapmamız gereken yalnızca bu verileri birleştirmektir. Öncelikle Arap yarımadasında cahiliye döneminde erkekler de kadınlar da iklim koşulları sebebiyle başlarında örtü taşıyorlardı. Hala bile bu durum böyledir. Bedeviler başlarına sarık sararlar. Ve iklim koşullarından ötürü ister istemez vücutlarının çok büyük kısımlarını örtmek zorundadırlar.[4&#93; Bu durum her isteyenin şu gün bile görebileceği basit bir gerçektir. Ancak demek ki o dönem ki kadınlar, başlarını örtmelerine rağmen degajeleri ve boyunları açıkta kalıyordu. Aynen günümüz laikçilerinin istediği şekilde başörtülerini degajelerine değil arkaya salmış olmalılar.[5&#93; Yani Malatya şivesinde leçek dediğimiz ve hala Anadolu köylerinde yaygın olan şekilde başörtüsünü arkadan bağlıyorlardı. Ayet ise arkaya sarkıtılmış olan başörtülerinin mantoya sıkı sıkıya bağlanmasını emretmektedir. <br />
Gene benzer Kurancı zihniyetin ürünü olan “Uydurulan din Kuran’daki din”[6&#93; adlı kitabın büyük bir bölümü sırf bu konuya ayrılmıştır. Oysaki kitap bu konuya kadar makul bir seyir izlemektedir. Ancak bu bölüm ve benzer bölümlerde tamamen zırvalanmıştır. Sanki yeryüzündeki tüm dillerde tüm kıyafetlerin giyildiği uzuvla anılması gerektiği zorunluluğu varmış gibi çocukça bir önermede bulunulmuştur. Dilimizdeki başörtüsü isim tamlamasından cesaret alındığı ortadadır. Ancak bu önermenin tamamen sakat olduğu barizdir. Onların iddiasına göre eğer bu kelime başörtüsü manasında olsaydı “himaruras” şeklinde olması gerekirmiş. Bu iddianın hiçbir ilmi değerinin olmadığını hem dilimizden hem de Kuran’ın dili olan Arapçadan örnekler vererek gösterelim. <br />
Birinci kelimemiz asıl kelime olan başörtüsü olsun. Şimdi hiçbir araştırma yapmadan bu kelimeyle aynı anlamı veren dilimizdeki eş anlamlılarını bir çırpıda sırlayayım: yazma, türban, dolak, tülbent, yallık, eşarp, hicap vs… eğer her yöremiz incelense sırf bu kelimenin onlarca eş anlamlısını buluruz. Ve hiçbirisinde baş kelimesi geçmez. Ancak en zekimizden en geri zekâlımıza bu kelimeleri duyduğumuzda başa örtülen bir şey olduğunu anlarız. <br />
Aynı kelime: Arapçada da birçok karşılık bulmuştur. Hicab, nikab, lifam, burka, lisam, nasif, miknea bu kelimelerin hiçbirisinde de ras (baş) kelimesinin olmadığı ortadadır.  <br />
Gene dilimizde başla ilgili birçok kıyafet ve aksesuar vardır. Hiçbirisinin içinde baş kelimesi bulunmamaktadır. Şapka, bere, kasket, fötr, fes, kep, sarık, takke. <br />
Himar ve başörtüsüne benzer bir durum ayakkabıda da vardır. Dilimizde bir isim tamlaması olan bu kelimenin Arapçası olan “hizae” kelimesinde de ayak kelimesi geçmez. Bu hizae’nin kafaya takıldığı anlamana gelmeyecektir tabi ki. Aynı ayakkabı kelimesi, dilimizde ayağa hiç de izafe edilmeyen pabuç, potin, kundura, bot, çizme vb gibi adlarla da anılmaktadır.  <br />
Teşbihte hata olmaz derler konuyla tam uygun olduğunu düşündüğüm bir örnek vereyim. ALLAH bize “çoraplarınızı diz kapaklarınıza çekin”[7&#93; diye buyuruyor olsun. Şimdi buradan birisi çıksa dese ki “bu çorap ayağa giyilir diyorsunuz. Ancak eğer sizin dediğiniz gibi olsa “ayak çorabı” denmesi gerekmez mi?” dese ne dersiniz? Yahut başka biri de çıksa dese ki buradaki emir dizlerin örtülmesidir. Ayakların değil dese ne yaparsınız? Hadi be oradan bas git işine deyip şutlarsınız. Ne yapacaksınız. Yahut deli veya geri zekâlı zannedip acıyacaksınızdır. Durum aynen bundan ibarettir. Eğer bu cümleler bir Arabın yanında kurulsa sizin aynı önermenin Türkçesine verdiğiniz yanıtın benzerini onlar verecektir. Türkçe olduğu için halkımız, çorabı da dizi de çekmeyi de çok iyi bilmektedir. Ancak Arapça olunca ve bu adamların yüzlerce doğru sözlerini duyunca insan meyletmeden edemiyor.  <br />
Bu tayfanın yaptığı hakla batılı karıştırıp servise sunmaktır. Hadislere, mezheplere, haramlara, helallere çok güzel açıklamalar getirirler. “Tamam dersiniz, burası doğru adres.” ancak bu doğruların yanında eşantiyon olarak Kuran’ın yerine modernitenin verildiğini fark edemezsiniz bile. En tehlikeli yanlış doğruyla karıştırılmış olandır. Çünkü insanların çoğu seçip ayırabilecek mümeyyiz bir akla sahip değildir. <br />
Bazı ahmaklar da hiçbir ilimsel yanı olmadan “saçtan kim tahrik olur.” diyerek başörtüsünü inkâr etmeye çalışıyorlar. Bu tarz küstah ve ALLAH’a din öğretme girişimleri (49:16) ayetiyle tescillenmiştir. Müminler ALLAH’ın emirlerini sorgulama hakkına sahip değildirler. (33:36) işittik ve itaat ettik demelidirler. ALLAH’ın tüm emirleri de akıl ve mantık çevresinde değerlendirilemez. İnsan aklı daha kendi beynini çözememişken nasıl olurda alemlerin efendisine karşı diklenir anlaşılacak gibi değildir.  <br />
Bu ne özgüven bu ne kibirdir. İslam’da bu niye haramdır sorusuna verilecek ilk cevap ALLAH öyle emretti diyedir. Hatta başka cevaplar vermek lüzumsuz polemiklere girilmesini beraberinde getirir. Örneğin “domuz niye haramdır?” sorusuna sünnetçi ulema koro halinde sağlığa zararlı olduğu için cevabını verirler. Oysaki aynı ayette putlara adanmış kurbanın da haram olduğu sayılır o da mı sağlığa zararlı? Bu bakış açısı iki bakımdan yamuktur. Birincisi yarın domuzun sağlığa yararları ortaya çıksa helal mi olacak? İkincisi her sağlığa zararlı olan şey haram mıdır? O zaman sağlığa en zararlı şey strestir. Stres haramdır demek olur bu. Onun için kimse strese girmemelidir. Haydi, buyurun buradan yakın. <br />
Uzun bir parantez açtıktan sonra devam edelim. Evet kadının saçı en cazibeli yerlerinden birisidir. Bu sefer şarkıdan türküden de delil getirmeyeceğim. Çevrenizdeki başı açık kadınları gözlemlemeniz yeterlidir. Başı açık bir kadın evden çıkmadan en az 20 dakika aynanın başına geçer. Ve saçlarını yapmaya başlar. Diğer kıyafetlerine ayırdığı sürenin kat be kat fazlasıdır bu. Ayrıca düzenli olarak kuaförlere astronomik paralar yatırması da cabasıdır. Yani tüm bu kadınlar salak mı ki saçlarına bu kadar önem veriyorlar? <br />
[1&#93; Yıllar önce bu ayeti tefsir ederken Kuran perspektifini henüz kazanmamış bir arkadaşım, bu sözlerimden sonra bana kadının yüzünden ellerinden ancak sapıklar tahrik olur demişti. Kendisine kaşa, kirpiğe, dudağa, saça mahsus yazılmış onlarca şarkı, türkü ve şiir delil getirince algılayabilmişti. Hakikat Kadının her yerinin güzel ve süs olmasıdır. <br />
[2&#93; Geçtiğimiz yıllarda bu mevzuyu piyasada forsu olan bir Kurancıyla internet üzerinde tartışmıştım. Tipik bir Kurancıydı. Arapçayı hiç bilmemesine rağmen sağdan soldan duyduğu üç beş kelimeyle Arapça profesörü havaların yatıyordu. Kendisine humur’un himar kelimesinin çoğulu olduğunu söylediğimde küçücük beyniyle beni mort edeceğini sandı. “Yapma himar eşek demektir” dedi. Kendisi eşek zihniyetinde olan bu şahıs, kulaktan himar kelimesini duymuş olmalıydı. Arapça okuma yazma bilmediği barizdi. Çünkü türban manasındaki himar gırtlaktan gelen kaba h ile eşek manasındaki himar ise boğazdan gelen h ile yazılır. Arapçada üç tane he vardır. İşin ilginci maskesi düşmesine rağmen inatla himarın eşek olduğunu savunmayı sürdürdü. Tabi ki biz bize yakışanı yapıp bu eşeği msn listemizden o anda sildik.<br />
[3&#93; Bu koyunu küçükbaş hayvan sanmayın. İnsanın yaka aralığı olan koyundan bahsediyorum…<br />
[4&#93; Yeni türemiş ve ilminden ziyade sansasyonel çıkışlarla gündeme gelmeye çabalayan bir alimcik, başörtüsünü inkar etmenin iyi bir rant kapısı olacağını düşünmüş olacak ki: kuru laf kalabalıkları ve mantıksızlıklar silsilesiyle bunu ispatlamaya gayret etmektedir. Ona göre o dönemdeki kadınların tamamı memeleri açık gezmekteymiş ve ayet yalnızca memeleri örtmek için gelmişmiş. Hatta hadisleri inkâr eden bu melun, utanmadan peygamberimizin kızının memesinin göründüğünü hadis rivayet ederek söylemektedir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Duruma bakın, hadisler değil başörtüsünü, peçeyi çarşafı emreder. Bu çok açıktır. İhtilaf kadınların yüzleri görülebilir mi görülemez mi konusundadır. Bizimki ise önce hadisleri inkâr ederek bu emirlerden kurtuluyor. Sonra Kuran’ın tesettür emriyle baş başa kalıyor ve bu da ona ağır geliyor. Ve hadislerden cımbızlama yapıp ondan da kurtulmanın yollarını arıyor Bu ne ciddiyetsizliktir. Bu ne terbiyesizliktir anlayamıyorum. <br />
[5&#93; Bu güruh bilerek veya bilmeyerek hep ALLAH’ın emirlerine cephe almaktadırlar. Onların asıl sorunu saçların örtülmesi değil boyunun örtülmesi olduğunu ibretle görmekteyiz. Hem bu kadar Kuran’a uzak olacaksın hem de % de 100 isabetle oynayacaksın. Bu şeytan ne pis çalışıyor doğrusu.<br />
[6&#93; Kuran araştırmaları gurubu tarafından kaleme alınmış bu kitap, modernist ve feminist bakış açılarını hesaba katmazsak oldukça başarılı ve yararlıdır. Dengeli bir üslup ve Kurani perspektifle kaleme alınmıştır. <br />
[7&#93; Dilimizin güzelliğinden ötürü her eyleme ayrı bir fiilimiz vardır. Çorap çekilir. Vurun demek Türkçeye ihanet olur. Ancak maksat anlaşılmıştır sanırım.<br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com/eserler/125-baoertuesue" target="_blank">http://www.hanifmurat.com/eserler/125-baoertuesue</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BAŞÖRTÜSÜ <br />
Aslında erken dönemde fıkha ve muamelata dair konularda makaleler yazıp neşretmek gibi bir niyetimiz yoktu. Çünkü Hanif mesaj, tam anlamıyla anlatılmadan, akidede bir birlik oluşturulmadan, usul ve metot hususunda bir uzlaşı sağlanmadan bu gibi tartışmaların havanda su dövmekten öte olmayacağını biliyorduk. Ancak tesettür konusunda bu prensibimizi çiğnemek zorunda kalıyoruz. Hele piyasada Kurancılık yapan ciddi bir yekunun Kuran’ın açık emri başörtüsüne karşı kutsal cihat ilan etmeleri bize artık bu konuyu ötelemeye dair hiçbir şans vermiyor.  <br />
Günümüzde başörtüsü laik kesim tarafından günah keçisi haline getirilmiştir. Dine ve dindarlara karşı tüm kinlerini başörtüsü üzerinden kusmaktadırlar. Türban, kimyadaki turnusol kâğıdı görevini görmektedir. Bu mevzuda hakla batılın ayıracı durumundadır. Tabiî ki bu sembolleşme de türbanı bayraklaştıran asalakları unutmamak gerekmektedir. Onlara göre ülkemizdeki tek dinsel sorun başörtüsüdür. Bu çözüldüğü zaman her şey güllük gülistanlık olacaktır. Böylelikle başörtüsü günümüzde büyük bir rant kapısı haline dönüşmüştür. Bu ranttan en çok parsayı da siyasetçiler toplamaktadırlar. Onların derdi ne İslam’dır ne de başka bir şey. Yalnızca sultalarını devam ettirme peşindedirler. CHP siyasetini başörtüsü karşıtlığı üzerine kurmuşken AKP aksi bir tutum almıştır. İki seçimdir en çok oy alan partilerin bu ikisi olması bu tahterevalli siyasetinin bir tezahürüdür. <br />
Maalesef bu sorun dindarlara dinsizler arasında cereyan ederken, dinsizler kıvrak bir hamleyle vakıayı kendi lehlerine çevirmek istemektedirler. Buna da hiç mi hiç inanmadıkları Kuran’ı alet etmekten ar etmiyorlar. Onlara göre güya Kuran’da başörtüsü yazmıyormuş (!) onun için farz değildir. Tabi ki bu din cahillerine bu malumatı veren bizim Kurancılardan başkası değildir. Yoksa onlar Kuran’da ne yazıp ne yazmadığını nerden bilecekler ki? Ülkemizde Kuran’ı dindarlar bile mealinden bir kez okumazken dinsizlerden bunu beklemek komik olur.  <br />
Öncelikle dinsizlerin vızıldamalarına cevap verdikten sonra sureti haktan görünen başörtüsü inkarcılarına da cevap vereceğiz. <br />
Be hey jakobenikler; Size ne Kuran’da ne yazıp yazmadığı! Sanki hayatlarınızı Kuran’a göre dizayn ediyorsunuz da bir başörtüsü eksik kalmış. Sizin çok mu umurunuzda Kuran’da yazanlar? Diyelim ki sizin dediğiniz gibi olsun ve başörtüsü Kuran’da geçmiyor olsun. Bir an aptal taklidi yapalım ve sizin Kuran sevdalıları olduğunuza inanalım. O zaman buradan size tavsiyelerde bulunalım. Hem de üzerinde herkesin ittifak ettiği yüzlerce ayette geçen temel konular hakkında.  <br />
Namaz kılmak Kuran’da 100 den fazla yerde geçiyor; niye kılmıyorsunuz?<br />
Oruç tutmanın farz olduğu apaçıktır. Oruçla ne alakanız var?<br />
Kuran’da koskoca bir Hac suresi var. Mekke’nin yerini haritadan gösterebilir misiniz?<br />
Zekâtı gizliden verenlerden misiniz?<br />
Demokrasi, laiklik, Kemalizm ve kapitalizmi hangi ayetlerden çıkarıyorsunuz? Referans verebilir misiniz? Bizi bu konuda aydınlatıp karanlıklardan kurtarmak istemez misiniz? <br />
Bu ve benzeri birçok Kuran emrine Fransız olduğunuz malumdur. Bu da sizin bu konudaki samimiyetsizliğinizi ortaya koymaktadır. Amacınız üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Ancak bağcıyı döverken bile cehaletinizi ortaya koymaktan kendinizi alamıyorsunuz. Çünkü “Kuran’da başörtüsü yazmıyor o zaman başını aç!” dediğiniz kitle Kuran konusunda körlükte sizden hiç de geri kalmayacak seviyededir. Sanki onlar dinle ilgili her şeyi bu Kuran’da var yapalım aaaa! Bu da yokmuş terk edelim diyen insanlar.  <br />
Onların uygulamalarının % 90'ı zaten Kuran’da yazmıyor ki. Mezhepler, tarikatlar, şeyhler, evliyalar, şefaatler, türbeler, yatırlar, sakal-ı şerifler, Buhariler, Müslimler, Hızırlar, kırklar, erenler, kandiller, mendiller, nafileler, menduplar, mekruhlar, istiareler, ruhlar, manevi âlemler, sırlı olaylar, yalanlar, dolanlar ve tüm aldatmacalar Kuran’dan mı çıkıyor? Eğer biraz akıl olsaydı sizde, başörtüsü Kuran’da yoktur diyeceğinize başını açmak farzdır diye bir hadis uydururdunuz. Hem daha etkili olurdu hem de biz de bu kadar yorulmazdık. Korkmayın eski ibnilerden birisi sahabe kadınlarının başı açıktı diye bir hadis yumurtlamıştır. Siz de bol dipnotlu havalı bir akademik makale kaleme aldırırdınız iş olur biterdi. Ne hikmetse günümüzde en olmadık iddiaların altına bile şu ebudan nakil bu ibni böyle demiş denilerek, sanki ALLAH buyurmuş havalarına yatılıyor.  <br />
Başörtüsü çok açık ve hiçbir itiraza mahal vermeyecek netlikteki bir Kurani emirdir. Koparılan tüm bu yaygaraların asıl sebebi dini moderniteye uydurma çabalarının eseridir. Kitaba uymayanlar, işlerini kitabına uydurmayı daha kestirme olarak kabul ederler. Karısına gücü yetmeyen adamın başörtüsünü savunması anlamsızdır. Başörtüsü yerine kefen giymeye razı olan bayanların da… <br />
Öncelikle son devrin yetiştirdiği en büyük müçtehit (!) olan Ruhat Mengü’nün bile diline doladığı meşhur ayetimize bir bakalım: <br />
24:31 Mümin kadınlara de ki: Gözlerini kıssınlar. Namuslarını korusunlar. Kendiliğinden görünenler müstesna süslerini göstermesinler. Başörtülerini degajelerinin üzerine vursunlar. Süslerini; kocaları, babaları, kayınbabaları, oğulları, kızları, üvey oğulları, kardeşleri, erkek kardeş oğulları, kız kardeş oğulları, kendi kadınları, cariyeleri, erkeklikten kesilmiş hizmetçileri ve kadınların avret yerlerini anlayamayacak küçük çocuklar haricinde kimseye göstermesinler… <br />
Ayetteki kelimeleri tek tek inceleyelim: Birinci emir, aynen 30. ayette erkeklere olduğu gibi gözlerden başlıyor. Gençler arasında çok yaygın olan, kesme, iş atma, süzme gibi olguları yasaklıyor. Hem kızlar için hem erkekler için. Bunun sınırını elbette ki kişi bilir.  <br />
Namuslarını diye çevirdiğimiz kelime “ferc”’dir Arapça kadın cinsel organı yahut mecazen ırz, namus manalarına gelir. Bu ayette ikinci anlamıyla kullanıldığı açıktır.  <br />
İkinci kritik sözcüğümüz ise “ziyne” kelimesidir. En basitinden süs manasına gelir. Dilimize ziynet şeklinde anlamı daralarak geçmiştir. Bazı cahiller, Arapçadaki ziynet kelimesini Türkçeye geçmiş anlamıyla % 100 uyumlu olduklarını zannettiklerinden bu ayetteki ziynetin küpe, bilezik, kolye vs gibi takılar olduğunu ve bunların gösterilmesinin haram olduğunu söylemekteler.  <br />
Cahil bilmediğini bilmeyendir. Yoksa herkesin her konuyu bilmesine lüzum yoktur. Ancak bilmediğini bilmeyen baştan öğrenme şansını da yitirmiştir. Madem bilmiyorsunuz ne hakla ALLAH hakkında atıp tutuyorsunuz ki (22:3, 8) ziynet kelimesinin ayette takı manasında kullanılmadığını görmek için mantık profesörü de olmaya gerek yoktur. Tüm kadınlara, yakın akraba erkeklerine ve çocuklara gösterilip de geride kalan tüm erkeklerden gizlenmesi emredilen ziynetin bilezik olmadığı barizdir. <br />
Kadının her tarafı süsüdür. Yüzü, elleri, kaşı, gözü, kirpiği, dudakları, ayakları… Bu kadar yeter sanırım yani kadının her tarafı süstür.[1] Ayet de bunu teyit eder. Ancak kendiliğinden görünen yerleri müstesna kılar. Bu işin esprisi kendiliğinden görünen yerlerinin neresi olduğudur. Bu konuyu tesettürle ilgili diğer bir önemli ayet olan cilbap ayetiyle beraber ALLAH’ın yardımıyla aydınlığa kavuşturacağız. <br />
Şimdi asıl fırtınaların kopartıldığı kelimeye geldik “humur” kelimesi; bu sözcük himar[2] kelimesinin çoğuludur. Ve tüm sözlüklerde başörtüsü olarak geçer. Hangi Arap ülkesine giderseniz gidin Arapça bilmiyorsanız İngilizce sorun. Onu da bilmiyorsanız “ma maana himar?” diye sorsanız karşıdaki bir kadının başındaki örtüyü gösterecektir. Ancak bu durum % 100 delil midir? Derseniz çok güçlü bir delildir derim. Bilimsel metodolojide temel bir kural vardır. İspat iddiayı ortaya atana vaciptir. Çünkü herkesin başörtüsü olarak kabul ettiği kelimenin başka anlama geldiğini söyleyenlerin ispatlaması gerekmektedir.  <br />
Ancak biz gene devam edelim. Amaç akıllarda herhangi bir soru işareti kalmamasıdır. Çünkü Kuran kelimelerinin % 99 u ALLAH’ın yardımıyla asıl manalarını muhafaza etmişken birkaç kelime yol kazasına uğramıştır. Ümmi kelimesi gibi. Onun için ilimsel bir metot takip ederek şu soruyu soruyoruz kendimize. Himar kelimesi için bilinen tüm Arapça kamuslara baktık Araplara da sorduk başörtüsü cevabını aldık, ancak bu kelime yol kazasına uğramış olabilir mi? <br />
Tekrar ayete dönüyoruz ve ayette himar’ın degajeye vurulması gerektiği söyleniyor. Ayette geçen kelime “cuyub” tur cuyub: ceyb’in çoğuludur. Bu kelime de aynen ziynet kelimesinde olduğu gibi anlamı kayarak ve daralarak geçmiştir. Dilimizde cep olarak bildiğimiz bu kelimenin aslı koyundur.[3] Aynı kelime (27:12) ayetinde Hz. Musa’nın elini koynuna sokması bahsinde tekil olarak kullanılıyor. Kadın boyun açıklığına degaje dendiği için “ceyb” kelimesini dilimizdeki en doğru karşılığının degaje olduğunu düşündük. Demek ki bu “himar” denilen şey kadınların degajelerine vurulacakmış.  <br />
Burada “daraba” kelimesinin kullanılmasında hinlik aranmasın. Bu kelime emrin önemini ve örtmenin tedbirli bir şekilde yapılması için kullanılmıştır. “yesturne” örtsünler, “yudninne” salsınlar fillerinin kullanılmamasının sebebi budur. Yani günümüzdeki tesettürlü bacılarımızın uyguladığı başörtülerini mantoya toplu iğneyle tutturmak bu ayeti bire bir uygulamaktır. Yani “himar” bir şekilde cilbaba yapıştırılacaktır. <br />
“Cuyub” ve “daraba” kelimeleriyle ilgili kafalardaki soru işaretlerini giderdikten sonra “humur” kelimesine geri dönelim. Bu sefer kelimeyi Kuran’da tarayalım. “Himar” kelimesinin tek bir defa bu ayette geçtiğini görürüz. Ancak gene aynı kökün farklı haline rastlamaktayız. (2:219; 5:90, 91) ayetlerinde “hamr” kelimsinin kullanıldığını görmekteyiz. Bu ayetlerde geçen “hamr” kelimesinin aklı örten maddeler olduğunda hem fikiriz. Yani “hmr” kökü Kuran’da dört farklı şekilde geçmektedir. Dördünde de iki ortak özelliği vardır; bir şekilde başı örtmesi. <br />
Olay mahallinden bu kadar kanıt topladıktan sonra yapmamız gereken yalnızca bu verileri birleştirmektir. Öncelikle Arap yarımadasında cahiliye döneminde erkekler de kadınlar da iklim koşulları sebebiyle başlarında örtü taşıyorlardı. Hala bile bu durum böyledir. Bedeviler başlarına sarık sararlar. Ve iklim koşullarından ötürü ister istemez vücutlarının çok büyük kısımlarını örtmek zorundadırlar.[4] Bu durum her isteyenin şu gün bile görebileceği basit bir gerçektir. Ancak demek ki o dönem ki kadınlar, başlarını örtmelerine rağmen degajeleri ve boyunları açıkta kalıyordu. Aynen günümüz laikçilerinin istediği şekilde başörtülerini degajelerine değil arkaya salmış olmalılar.[5] Yani Malatya şivesinde leçek dediğimiz ve hala Anadolu köylerinde yaygın olan şekilde başörtüsünü arkadan bağlıyorlardı. Ayet ise arkaya sarkıtılmış olan başörtülerinin mantoya sıkı sıkıya bağlanmasını emretmektedir. <br />
Gene benzer Kurancı zihniyetin ürünü olan “Uydurulan din Kuran’daki din”[6] adlı kitabın büyük bir bölümü sırf bu konuya ayrılmıştır. Oysaki kitap bu konuya kadar makul bir seyir izlemektedir. Ancak bu bölüm ve benzer bölümlerde tamamen zırvalanmıştır. Sanki yeryüzündeki tüm dillerde tüm kıyafetlerin giyildiği uzuvla anılması gerektiği zorunluluğu varmış gibi çocukça bir önermede bulunulmuştur. Dilimizdeki başörtüsü isim tamlamasından cesaret alındığı ortadadır. Ancak bu önermenin tamamen sakat olduğu barizdir. Onların iddiasına göre eğer bu kelime başörtüsü manasında olsaydı “himaruras” şeklinde olması gerekirmiş. Bu iddianın hiçbir ilmi değerinin olmadığını hem dilimizden hem de Kuran’ın dili olan Arapçadan örnekler vererek gösterelim. <br />
Birinci kelimemiz asıl kelime olan başörtüsü olsun. Şimdi hiçbir araştırma yapmadan bu kelimeyle aynı anlamı veren dilimizdeki eş anlamlılarını bir çırpıda sırlayayım: yazma, türban, dolak, tülbent, yallık, eşarp, hicap vs… eğer her yöremiz incelense sırf bu kelimenin onlarca eş anlamlısını buluruz. Ve hiçbirisinde baş kelimesi geçmez. Ancak en zekimizden en geri zekâlımıza bu kelimeleri duyduğumuzda başa örtülen bir şey olduğunu anlarız. <br />
Aynı kelime: Arapçada da birçok karşılık bulmuştur. Hicab, nikab, lifam, burka, lisam, nasif, miknea bu kelimelerin hiçbirisinde de ras (baş) kelimesinin olmadığı ortadadır.  <br />
Gene dilimizde başla ilgili birçok kıyafet ve aksesuar vardır. Hiçbirisinin içinde baş kelimesi bulunmamaktadır. Şapka, bere, kasket, fötr, fes, kep, sarık, takke. <br />
Himar ve başörtüsüne benzer bir durum ayakkabıda da vardır. Dilimizde bir isim tamlaması olan bu kelimenin Arapçası olan “hizae” kelimesinde de ayak kelimesi geçmez. Bu hizae’nin kafaya takıldığı anlamana gelmeyecektir tabi ki. Aynı ayakkabı kelimesi, dilimizde ayağa hiç de izafe edilmeyen pabuç, potin, kundura, bot, çizme vb gibi adlarla da anılmaktadır.  <br />
Teşbihte hata olmaz derler konuyla tam uygun olduğunu düşündüğüm bir örnek vereyim. ALLAH bize “çoraplarınızı diz kapaklarınıza çekin”[7] diye buyuruyor olsun. Şimdi buradan birisi çıksa dese ki “bu çorap ayağa giyilir diyorsunuz. Ancak eğer sizin dediğiniz gibi olsa “ayak çorabı” denmesi gerekmez mi?” dese ne dersiniz? Yahut başka biri de çıksa dese ki buradaki emir dizlerin örtülmesidir. Ayakların değil dese ne yaparsınız? Hadi be oradan bas git işine deyip şutlarsınız. Ne yapacaksınız. Yahut deli veya geri zekâlı zannedip acıyacaksınızdır. Durum aynen bundan ibarettir. Eğer bu cümleler bir Arabın yanında kurulsa sizin aynı önermenin Türkçesine verdiğiniz yanıtın benzerini onlar verecektir. Türkçe olduğu için halkımız, çorabı da dizi de çekmeyi de çok iyi bilmektedir. Ancak Arapça olunca ve bu adamların yüzlerce doğru sözlerini duyunca insan meyletmeden edemiyor.  <br />
Bu tayfanın yaptığı hakla batılı karıştırıp servise sunmaktır. Hadislere, mezheplere, haramlara, helallere çok güzel açıklamalar getirirler. “Tamam dersiniz, burası doğru adres.” ancak bu doğruların yanında eşantiyon olarak Kuran’ın yerine modernitenin verildiğini fark edemezsiniz bile. En tehlikeli yanlış doğruyla karıştırılmış olandır. Çünkü insanların çoğu seçip ayırabilecek mümeyyiz bir akla sahip değildir. <br />
Bazı ahmaklar da hiçbir ilimsel yanı olmadan “saçtan kim tahrik olur.” diyerek başörtüsünü inkâr etmeye çalışıyorlar. Bu tarz küstah ve ALLAH’a din öğretme girişimleri (49:16) ayetiyle tescillenmiştir. Müminler ALLAH’ın emirlerini sorgulama hakkına sahip değildirler. (33:36) işittik ve itaat ettik demelidirler. ALLAH’ın tüm emirleri de akıl ve mantık çevresinde değerlendirilemez. İnsan aklı daha kendi beynini çözememişken nasıl olurda alemlerin efendisine karşı diklenir anlaşılacak gibi değildir.  <br />
Bu ne özgüven bu ne kibirdir. İslam’da bu niye haramdır sorusuna verilecek ilk cevap ALLAH öyle emretti diyedir. Hatta başka cevaplar vermek lüzumsuz polemiklere girilmesini beraberinde getirir. Örneğin “domuz niye haramdır?” sorusuna sünnetçi ulema koro halinde sağlığa zararlı olduğu için cevabını verirler. Oysaki aynı ayette putlara adanmış kurbanın da haram olduğu sayılır o da mı sağlığa zararlı? Bu bakış açısı iki bakımdan yamuktur. Birincisi yarın domuzun sağlığa yararları ortaya çıksa helal mi olacak? İkincisi her sağlığa zararlı olan şey haram mıdır? O zaman sağlığa en zararlı şey strestir. Stres haramdır demek olur bu. Onun için kimse strese girmemelidir. Haydi, buyurun buradan yakın. <br />
Uzun bir parantez açtıktan sonra devam edelim. Evet kadının saçı en cazibeli yerlerinden birisidir. Bu sefer şarkıdan türküden de delil getirmeyeceğim. Çevrenizdeki başı açık kadınları gözlemlemeniz yeterlidir. Başı açık bir kadın evden çıkmadan en az 20 dakika aynanın başına geçer. Ve saçlarını yapmaya başlar. Diğer kıyafetlerine ayırdığı sürenin kat be kat fazlasıdır bu. Ayrıca düzenli olarak kuaförlere astronomik paralar yatırması da cabasıdır. Yani tüm bu kadınlar salak mı ki saçlarına bu kadar önem veriyorlar? <br />
[1] Yıllar önce bu ayeti tefsir ederken Kuran perspektifini henüz kazanmamış bir arkadaşım, bu sözlerimden sonra bana kadının yüzünden ellerinden ancak sapıklar tahrik olur demişti. Kendisine kaşa, kirpiğe, dudağa, saça mahsus yazılmış onlarca şarkı, türkü ve şiir delil getirince algılayabilmişti. Hakikat Kadının her yerinin güzel ve süs olmasıdır. <br />
[2] Geçtiğimiz yıllarda bu mevzuyu piyasada forsu olan bir Kurancıyla internet üzerinde tartışmıştım. Tipik bir Kurancıydı. Arapçayı hiç bilmemesine rağmen sağdan soldan duyduğu üç beş kelimeyle Arapça profesörü havaların yatıyordu. Kendisine humur’un himar kelimesinin çoğulu olduğunu söylediğimde küçücük beyniyle beni mort edeceğini sandı. “Yapma himar eşek demektir” dedi. Kendisi eşek zihniyetinde olan bu şahıs, kulaktan himar kelimesini duymuş olmalıydı. Arapça okuma yazma bilmediği barizdi. Çünkü türban manasındaki himar gırtlaktan gelen kaba h ile eşek manasındaki himar ise boğazdan gelen h ile yazılır. Arapçada üç tane he vardır. İşin ilginci maskesi düşmesine rağmen inatla himarın eşek olduğunu savunmayı sürdürdü. Tabi ki biz bize yakışanı yapıp bu eşeği msn listemizden o anda sildik.<br />
[3] Bu koyunu küçükbaş hayvan sanmayın. İnsanın yaka aralığı olan koyundan bahsediyorum…<br />
[4] Yeni türemiş ve ilminden ziyade sansasyonel çıkışlarla gündeme gelmeye çabalayan bir alimcik, başörtüsünü inkar etmenin iyi bir rant kapısı olacağını düşünmüş olacak ki: kuru laf kalabalıkları ve mantıksızlıklar silsilesiyle bunu ispatlamaya gayret etmektedir. Ona göre o dönemdeki kadınların tamamı memeleri açık gezmekteymiş ve ayet yalnızca memeleri örtmek için gelmişmiş. Hatta hadisleri inkâr eden bu melun, utanmadan peygamberimizin kızının memesinin göründüğünü hadis rivayet ederek söylemektedir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Duruma bakın, hadisler değil başörtüsünü, peçeyi çarşafı emreder. Bu çok açıktır. İhtilaf kadınların yüzleri görülebilir mi görülemez mi konusundadır. Bizimki ise önce hadisleri inkâr ederek bu emirlerden kurtuluyor. Sonra Kuran’ın tesettür emriyle baş başa kalıyor ve bu da ona ağır geliyor. Ve hadislerden cımbızlama yapıp ondan da kurtulmanın yollarını arıyor Bu ne ciddiyetsizliktir. Bu ne terbiyesizliktir anlayamıyorum. <br />
[5] Bu güruh bilerek veya bilmeyerek hep ALLAH’ın emirlerine cephe almaktadırlar. Onların asıl sorunu saçların örtülmesi değil boyunun örtülmesi olduğunu ibretle görmekteyiz. Hem bu kadar Kuran’a uzak olacaksın hem de % de 100 isabetle oynayacaksın. Bu şeytan ne pis çalışıyor doğrusu.<br />
[6] Kuran araştırmaları gurubu tarafından kaleme alınmış bu kitap, modernist ve feminist bakış açılarını hesaba katmazsak oldukça başarılı ve yararlıdır. Dengeli bir üslup ve Kurani perspektifle kaleme alınmıştır. <br />
[7] Dilimizin güzelliğinden ötürü her eyleme ayrı bir fiilimiz vardır. Çorap çekilir. Vurun demek Türkçeye ihanet olur. Ancak maksat anlaşılmıştır sanırım.<br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com/eserler/125-baoertuesue" target="_blank">http://www.hanifmurat.com/eserler/125-baoertuesue</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Serdar - Genç Bir Yazar Hangi Aşamalardan Geçti]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=406</link>
			<pubDate>Fri, 25 Jun 2010 01:42:19 -0700</pubDate>
			<dc:creator>Serdar102</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=406</guid>
			<description><![CDATA[SERDAR<br />
<br />
Sıkıcı…Hayat gerçekten çok sıkıcı…Günlerdir, haftalardır, aylardır değişen hiçbir şey yok. Hep aynı şeyler: Sabah olur güneş doğar, öğlen olur güneş yakar, akşam olur güneş batar. Bazen arkadaşlarla konuşurken, “ Günler birer birer geçip gidiyor. Bu işin sonu ne olacak? “ diye sorarım. Aldığım cevap hep aynı olur: “ Ne bilelim biz. Ne olacaksa oluyor işte. “ Laf mı yani bu da şimdi? Hayat çarkının dönüşüne kaptırmışlar kendilerini dönüp duruyorlar. Zannedersem yaşadıklarının farkında bile değiller, bedavaya yaşıyorlar. <br />
<br />
Şuraya bak…Göz alabildiğince uzanan bir şehir. İçinde binlerce insan. Çoğu büyümüşler de toplanıp götürülmeyi bekliyorlar. Gidecekleri yer de belli: Fabrikada ucuza çalıştırılacaklar. İşçi olacak çalışacaklar. Bu çalışmak kesinlikle amaç sayılamaz. Birçok arkadaşıma sorup da cevabını alamadığım bir soru var: “ Tamam. Bizi çalıştıran çalıştıracak. Bundan bizim kazancımız ne olacak? “ <br />
<br />
Ben, ucuz işçi olmak istemiyorum. Beni çalıştıracak olan çalıştırmayıversin, tam doymadan sofradan kalkıversin. Ben bunu düşünür, bunu söylerim. Benim hayat felsefem bu. Zaman nasıl da akıp gidiyor. Vakit gece yarısı oldu. Beni buradan kurtaracak olan biraz sonra gelir. Günlerdir uğraşıyorum. O’na neyin ne olduğunu ve ne yapmak istediğimi, çeşitli örnekler vererek, defalarca anlattım. Önceleri pek durumu kavrayamıyordu ama artık her şeyin farkında. İkimiz birlik olup başarı kazanacağımıza inanıyorum. Bir gelen var, galiba O. Nihayet geldi: <br />
<br />
“ Merhaba, Metin. “<br />
“ Merhaba, Serdar. Vakit tamam. Şöyle geç de seni ağaca bağlayan urgandan kurtarayım. “ Daha sonra Serdar yüksekçe bir kayanın üstüne çıktı. Uyanık durumdaki arkadaşlarına uykuda olanları uyandırmalarını söyledi. Arkadaşları uyandıktan sonra büyük bir merak ve heyecan içinde Serdar’ın söyleyeceklerini dinlemek için dikkat kesildiler: <br />
<br />
“ Kardeşler, arkadaşlar...Hepiniz tarafından çok iyi bilindiği üzere bu akşam ben Metin Kardeş ile birlikte yola çıkıyorum. Amacım, mutluluk çiçeğini arayıp bulmak ve onu durduğu yerden daha yüksek bir yere çıkarmak ve böylelikle dünyadaki her canlının mutluluktan aldığı payın biraz daha çoğalmasını sağlamak. Bu yeni yerinde hiçbir yabancı bitkinin yetişmesine izin vermeyeceğimden mutluluk çiçeğinin göndermekte olduğu mutluluk pırıltıları artacaktır. Şimdi, aranızdan hiç olmazsa bir-iki gönüllü arıyorum. İsterim ki, hepiniz gönüllü olasınız, hepiniz benimle gelesiniz. Gerçekleştirmek istediğim hayırlı bir iştir. Daha önce belki yüz defa meseleyi bütün ayrıntılarıyla sizlere anlatmıştım. Bir parça olsun medeni cesaret gösterin. Son defa soruyorum: Yok mu benimle gelmek isteyen? “ <br />
<br />
Serdar, birkaç dakika bekledi. İçinde binlerce işçi adayının durduğu meydandan çıt çıkmıyordu. <br />
Serdar: “ Tamam. Anlaşıldı. Kimse benimle gelmek istemiyor. Bunun için hiçbirinize kızmak hakkına sahip değilim. Neyse…Kardeşler, arkadaşlar. Tekrar görüşmek üzere, şimdilik hoşça kalın.” <br />
<br />
Serdar ile Metin, yolda Vedat adında bir adama rastladılar. Serdar, Vedat’a mutluluk çiçeğini aramaya çıktıklarını söyledi ve konu hakkında bilgi sahibi olup olmadığını sordu. Vedat mutluluk çiçeğinin nerede olduğunu tarif edemeyeceğini, fakat kendilerini Bay Kemal ile tanıştırabileceğini söyledi. Bay Kemal, yatağının üzerinde oturumuna gelmiş vaziyette, misafirlerini güler yüzle karşıladı. Serdar’ın anlattıkları, Bay Kemal’i heyecanlandırmıştı. Onun şahsında kendi gençliğini görmüş, o günler bir film şeridi gibi gözlerinin önünde canlanmıştı. <br />
<br />
Yıllar önce, mutluluk çiçeğini aramak için yollara düşmüştü. Sonunda, yaşlı bir köylü kendisine kılavuzluk yapmış, mutluluk çiçeğinin yaşadığı yüce dağlar arasındaki yüksekçe bir platoya giden tek yol olan Umut Geçidi’nin girişine kadar getirmişti. Buraya kadar olanları anlatan Bay Kemal, konuşmasına şöyle devam etti: “ Umut Geçidi’nin girişine geldiğimizde yaşlı köylü beni şu sözlerle uğurladı. – Umut Geçidi’nin girişi işte burası. Bu geçidin uzunluğu yüz metre kadardır. Bu yolun sonunda önüne açık bir alan çıkacak. Karşıdaki ağaçlıktan geçtikten sonra mutluluk çiçeğini görebilirsin. <br />
<br />
Ben yetmiş yılı aşkın bir süredir aşağıdaki ovada yaşıyorum. Sen mutluluk çiçeğini aramak için gelenlerin altıncısı oluyorsun. Senden önce gelenler başarısız oldular. Mutluluk çiçeğini görememişler bile. Mutluluk çiçeğinin bekçisi buna izin vermemiş. Geçidin sonundaki açık alanda aniden karşına çıkıverirmiş. İri, kocaman, otuz yaşlarında bir adammış bu bekçi. Korkar da geçide döner kaçarsan peşinden gelmezmiş. Gidenlerin hepsi de bilgili, kültürlü idiler ama bekçi onların hepsinden baskın çıktı. Kendilerinin birer bilge olduklarını söyleyenler bile üzgün ve yorgun bir şekilde geri döndüler. İşte, Bay Kemal benim anlatacaklarım bu kadar. Yolun açık olsun. – <br />
<br />
Yaşlı köylünün anlattıklarını dinledikten sonra geçide girdim. Arada bir durup yaşlı köylünün söylediklerini aklıma getiriyor ve bunların ışığında planlar yapıyordum. Yüz metrelik yolu üç saatte aştım. Bekçinin sorabileceği her çeşit sorunun cevabını hazırlamıştım. Açık alana çıktım. Biraz sonra bekçi yanıma geldi. Karşılıklı selamlaşmadan sonra bekçi beni kelimenin tam anlamıyla soru bombardımanına tutmaya başladı. İlk sorular basit ve cevaplandırılması kolay sorulardı: Adın ne, nereden geldin, kimlerden nasıl ve şekilde yardım gördün? Sonraki sorular ise, bekçinin konu hakkındaki soruları oldu: Mutluluk çiçeği nedir, mutluluk çiçeğinin var olduğunu ilk olarak kimden duydun, seni buraya kadar getiren nedenler nelerdir, mutluluk çiçeğini gözünün önünde nasıl canlandırıyorsun? Bu sorulara yeterli olabilecek cevaplar vermiştim. Her şey çok güzeldi, bekçi o soruyu sorana kadar. Öyle bir soru sormak bekçinin nereden aklına geldi bilmem ki? Benim kekelemeye başladığımı gören bekçi yüklendikçe yüklendi. Söylediklerinde haklıydı. Evime nasıl geri döndüm bunu bana bile sorma. Üzüntüden yürüyemez oldum, ayaklarım tutmaz oldu. Yıllar var ki, bu yatakta yatıp duruyorum. Üzgünüm, başarılı olamadığım için. “ <br />
<br />
Bay Kemal sözlerini tamamlarken ortada bir soru işareti bırakmıştı. Mutluluk çiçeğinin efsanevi bekçisi olan adamın Bay Kemal’e son olarak sorduğu soru neydi? ” Bay Kemal ben seni yeterli gördüm. Beraber, mutluluk çiçeğinin yanına gittik. Bir ihtimal de olsa senin orada yapacağın çalışmalar ters etki yapar da mutluluk çiçeğini soldurursan, neler olur, lütfen anlatır mısın? “ <br />
<br />
Serdar ile Metin, dört gün misafir kaldıktan sonra dönüşte mutlaka uğrayacaklarını söyleyerek Bay Kemal ile Vedat’a veda edip yola çıktılar. Günler günleri kovaladı, aradan haftalar geçti. Serdar yolda rastladığı pek çok insanla her çeşit konuda fikir alışverişinde bulundu. Bazılarıyla yaptığı konuşmaları istediği şekilde bilgi akımı sağlayamadığı için, kısa kesmek zorunda kaldı. Bazılarıyla ise, saatlerce konuştu, sohbet eder gibi, karşısındakine fark ettirmeden, faydalı olabilecek bilgi birikimlerini ustaca çekip aldı. Kendi öz düşüncesinde kurup tasarladığı bu büyük idealini, kimseden bir aferin beklemeksizin, tüm canlıların mutluluktan aldığı payın biraz daha çoğalmasını sağlamak diye özetlediği girişiminin başarısı için bir tür karakter betimlemesi yapıyordu. <br />
<br />
Sonunda, Serdar ile Metin, daha önce Bay Kemal’e de kılavuzluk etmiş olan yaşlı köylüyü buldular. Yaşlı köylü onları Umut Geçidi’nin girişine kadar getirdi. Burada yaşlı köylünün Umut Geçidi ve ondan sonrası hakkındaki tanıtım konuşmasından sonra Serdar geçide girdi. Geçitte elli metre kadar ilerleyip bulduğu kuytu bir köşeye oturdu. Sınırları kesin çizgilerle belirtilmemiş, duruma göre anında değişime uğrayabilecek esnek bir plan hazırlamıştı ve bu planın sadece iskeleti değişmeyecekti. Aslında basit gibi görünen fakat son derece karmaşık olan bu planı tekrar kontrolden geçiren Serdar, kendinden önce Umut Geçidi’ne giren idealistler gibi zamanlama hatası yapmayacak, açık alana gündüz değil, gece çıkacaktı. <br />
<br />
Serdar hava iyice karardıktan sonra açık alana çıktı. Mümkün olduğunca kenardan, kayalıkların arasından yürümeye başladı. Birden durdu. Gelen vardı. İri, kocaman bir karaltı az ilerden geçti, geçide doğru gitti. Bu bekçi olmalıydı. Daha doğrusu birinci bekçi. Eğer tahminleri doğruysa, mutluluk çiçeğinin yanına gidinceye kadar birkaç tane daha bekçi görmesi muhtemeldi, çünkü yaşlı köylü yetmiş yılı aşkın bir süredir buralarda yaşıyorum demişti. Yaşlı köylü daha doğmadan önce de bu adam bekçilik yaparmış. Bundan dolayı adı mutluluk çiçeğinin efsanevi bekçisine çıkmış. Normal olarak bir adam yüzyıllarca yaşayıp genç kalamayacağına göre, bu bekçi aynı bekçi olamazdı. Bir bekçi sülalesi olabilirdi. Nesilden nesile bekçilik görevini devrediyorlardı birbirlerine. <br />
<br />
Serdar tekrar ilerlemeye başladı. Ağaçlığın kenarına yaklaşmıştı ki, bir bekçi daha gördü. Bu birinci bekçi olamazdı, o zaman ikinci bekçiydi. Bir süre yürüdükten sonra ortalığın aydınlanmaya başladığını fark etti. Bu aydınlığın sebebinin mutluluk çiçeğinin saçmakta olduğu pırıltılar olduğunu biliyordu. Ağaçlar arasında nöbet tutan üçüncü bekçiyi de atlattıktan sonra düzlüğe çıktı. İşte mutluluk çiçeği karşısındaydı. Etrafını gündüz gibi aydınlatıyordu. Serdar, mutluluk çiçeğinin yanına yaklaştıkça onun zannedildiği gibi bir bitki değil de, plastik bir maddeden yapılmış dış yüzeyi bulunan – ki bu dış yüzeyin üstünde çiçek kabartması vardı –ansiklopedi büyüklüğünde, kalın bir kitap olduğunu gördü. Bu büyük kitap, yerden iki metre kadar yüksekte bir kaidenin üstünde duruyordu. Kaideye de taş merdivenlerden çıkarak ulaşıyordun. <br />
<br />
Serdar esnek olarak hazırladığı planında mutluluk çiçeğinin bitki olamama durumunu da göz önünde bulundurduğu için hazırlıksız sayılmazdı. Geriye dönüp ağaçlığın kenarındaki bir taşın üzerine oturdu. Mutluluk çiçeği tam karşısındaydı. Şimdi ne yapmalı ne etmeliydi de mutluluk çiçeğine bir zarar vermeden onun işlevini geliştirmeliydi. Zaman kısıtlıydı. Şu anın tam gece yarısı olduğunu farz etsen sabah oluncaya kadar sekiz saat vardı. Bu zaman zarfında mutlaka sorun çözülecek, buluş gerçekleşecek diye söylendi. <br />
<br />
Serdar kendine has yorumlarla en basitinden başlayarak düşüncesinde fikir üretmeye başladı. Bu fikir üretiminin gerçekleşmesinde – Fikir üretimi: Beyin jimnastiği. Halk dilinde, kafa çalıştırma. – yolda gelirken çeşitli insanlarla yaptığı konuşmalarda ortaya çıkan karakter tablosunun büyük yararı oluyordu. Hafızasına kaydettiği karakterler hatırına geliyordu. Bu onun sorunu çok yönlü olarak düşünmesini sağlıyor, başarı şansını arttırıyordu. Böylece aradan saatler geçti. Sabah güneş doğarken Serdar sorunu çözmüş olmanın gönül rahatlığı içinde son rötuşları yapmakla meşguldü. Buluş gerçekleşmişti. <br />
<br />
Birkaç saat daha geçtikten sonra hazır olduğuna inanan Serdar, bekçilerden birisiyle tanışmak için fırsat kollamaya başladı. Bu beklentisinin uzun sürmeyeceği belliydi, çünkü bekçilerden birisi bulunduğu tarafa doğru geliyordu. Serdar hemen oturduğu yerden kalkarak yüksekçe bir kayanın üzerine çıktı ve seslendi: “ Bakar mısınız, ben buradayım. Evet, size seslenen benim. “ Serdar kendisini görüp yanına gelen bekçinin şaşkın bakışları arasında hiç durmadan konuşmasını sürdürdü. Kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini, amacının ne olduğunu ve sonunda soruna bir çözüm yolu bulduğunu anlattıktan sonra kendisini ailesiyle tanıştırmasını rica etti. <br />
<br />
Serdar’ın anlattıklarını büyük bir dikkatle dinleyen bekçi: “ Olur efendim, tanıştırırım. Onlar sizinle tanışmaktan şeref duyacaklardır. Buyurun, şu taraftan gideceğiz “ dedikten sonra, Serdar’ın peşi sıra yürümeye başladı. Serdar’ın geliş yönünün aksi istikametinde ağaçların arasında ilerleyen Serdar ile bekçi, ağaçlık alandan çıktıktan sonra, Umut Geçidi’nin sol tarafında kalan dağın yamaçlarındaki bekçi sülalesinin yaşadığı evlerin bulunduğu yerleşim birimine geldiler. Genç, yaşlı birçok bekçinin etrafına toplanmasını fırsat bilen Serdar, şimdiye kadar ne öğrendiyse, ne biliyorsa her şeyi anlattı. Her çeşit konuda bilgisini ortaya koydu. Bilgi akımı, karakter betimlemesi, karakter tablosu ve fikir üretimi gibi deyimlerin anlamlarını Serdar’ın örnekler vererek açıklamasına karşın, tam olarak anlayamayan bazı genç bekçi adayları pas geçtiler. Nasılsa Serdar, bir süre daha sizlerle beraber olacağım demişti. Onun boş bir zamanında bu durumu sorar öğrenirlerdi. <br />
<br />
Hemen ertesi gün dört kişilik bir bekçi grubu dış dünya ile irtibatlarını sağlayan bir gizli geçitten geçerek Serdar’ın istemiş olduğu ebatlardaki iki aynayı almak için gittiler. Yine dört kişilik bir başka bekçi grubu daha aynı geçitten geçerek değişik yörelere doğru gittiler. Bu ikinci grubun görevi, gittikleri yerlerdeki canlılar arasında mutluluk hissinin ne şekilde ve ne oranda artışa neden olacağını belirledikten sonra bunu bir rapor halinde çalışma grubuna sunmak olacaktı. İlk giden grup beş gün sonra geri döndü. Aynalar yerlerine takıldığı zaman, gökyüzüne ve toprağa dağılan ve hiçbir şeye faydası dokunmayan mutluluk pırıltıları aynalar vasıtasıyla yansıtılıp, diğer dört yanal yüzeyden yeryüzüne dağılan mutluluk pırıltılarına karışmasına sebep olunacak ve sonuç olarak da, canlıların mutluluktan aldıkları payın yüzde elli oranında artışı sağlandı. <br />
<br />
Serdar aynı günün akşamı şerefine düzenlenen törene katıldıktan sonra, ertesi gün çalışma grubuna başvurarak on altı gündür burada olduğunu ve burada kendisine gösterilen ilgiden çok memnun kaldığını fakat Umut Geçidi’nin girişinde dostları bulunduğunu, onları çok özlediğini ve onları daha fazla merakta bırakmamak için, gitmeye karar verdiğini söyledi. <br />
<br />
Ertesi gün Serdar ile Metin, yaşlı köylü ile vedalaştıktan sonra yola koyuldular. En kısa yoldan Bay Kemal’in evine varmayı hedefliyorlardı. Serdar ile Metin, Bay Kemal’in evinin yakınına geldiklerinde, Bay Kemal’i evin önünde yardımcısı Vedat’la beraber gezinirken gördüler. Belli ki, Bay Kemal mutluluk çiçeğinin saçmakta olduğu pırıltılardan payına düşeni almış, ayaklarına can gelmiş, yürümeye başlamıştı. Aradan bir saat geçmeden dördü birlikte yola çıktılar. Onları bu derece hızlı hareket etmeye zorlayan sebep neydi? Serdar olanı, biteni anlattıktan sonra bir an önce doğduğu şehre dönmek istediğini, oradaki arkadaşlarının ucuza çalıştırılmak üzere fabrikaya götürülme durumuyla karşı karşıya olduklarını söylemişti. Bu duruma karşı çıkacak, oradaki arkadaşlarının birer lokma halinde yutulmalarına izin vermeyecekti. <br />
<br />
Şehre geldiklerinde şehir meydanında hiç arkadaşı olmadığını gördüler. Serdar geç kaldığını anladı. Üzüntüsü sonsuzdu. Şaşkın bir halde etrafına bakınırken, meydanın kenarındaki evlerin arasından çıkıp “ Serdar..Serdar..” diye bağırarak kendisine doğru koşmakta olan bir arkadaşını gördü. Bu Murat’tı. Serdar da, ona doğru koşmaya başladı. Biraz sonra birbirlerine sıkıca sarıldılar. <br />
<br />
Serdar: “ Diğer arkadaşlar götürüleli kaç gün oldu? “ diye sordu. <br />
Murat: “ Üç gün önce. Kamyonlara yükleyip hepimizi fabrikaya götürdüler. Ben bir fırsatını bulup fabrikanın kapısında kamyondan atlayıp kaçtım. Amacım, geri döndüğünde durumu sana anlatmaktı. Hepimiz senin başarılı olduğunu biliyoruz. Biz sadece işçi adayı olduğumuz ve sonunda nasıl olsa fabrikada ucuza çalıştırılacağımızı düşündüğümüz için, patronun bizler için hazırladığını sandığımız o tek yola girmiş bilinçsizce yürüyorduk. O tek yoldan başka ve çok daha faydalı, yararlı yollar olabileceğini aklımıza getiremiyorduk. Sen, sende doğuştan var olan bu kabiliyetini bizi yönlendirmek için de kullanmak istedin. Beynimizdeki sis perdesini dağıtmak istedin. Sen bu durumu bize iyi anlatamadın mı? Hayır, aslında çok iyi anlattın da, biz sana pek kulak asmadık. Yani söylediklerini önemsemediğimiz için dinlemedik “ dedi.<br />
<br />
Murat’ın söyledikleri Serdar’ın şaşırmasına sebep olmuştu: <br />
“ Vay Murat! Sen neler biliyormuşsun da benim haberim yokmuş. Ben de bütün o anlattıklarımın boşuna olduğunu düşünüp üzülüyordum. Murat, şimdi senden beni ve buradaki arkadaşları fabrikaya götürmeni isteyeceğim. “ <br />
<br />
Fabrikanın yakınlarına geldiklerinde hava iyice kararmıştı. Fabrikanın dış kapısı kapalıydı. Arkadaşlarının isteksiz olduğunu gören Serdar fabrikanın duvarına tırmandı. Oradan bahçeye atladı. Bahçeyi kontrol ettikten sonra açık bir pencereden fabrikaya girdi. Fabrikanın yönetim odasında bulduğu belgelere göre, köle olarak çalıştırılmak üzere taş ocaklarına götürülmüşlerdi. <br />
<br />
Serdar bir süre bu acı durumun üzüntüsünü yüreğinde taşıdı. Zamanla üzüntüsü hafiflemeye başladı. Onlardan hiç ilgi görmediği halde onları kurtarmak için çırpınıp durmuştu. Fakat angaryanın da bir sınırı vardı. Bir idealistin anlattıklarına inansın diye kimseye baskı yapmaya, zor kullanmaya hakkı yoktu. Tek yapacağı inandırmaya çalışmak olabilirdi. Şimdi yeni bir program hazırlaması gerekiyordu. Dünyadaki tüm canlılara faydalı olabilmek amacını güdüyordu. Bunu gerçekleştirebilmek için, bir an bile olsa, heyecanını hiç kaybetmeden, sadece kendine özgü bir biçimde çalışmalarına sonuna kadar devam etmeye kararlıydı. <br />
<br />
SON <br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<hr />
<span style="font-weight: bold;">SERDAR YILDIRIM'IN HAYAT HİKAYESİ<br />
<br />
1959 yılında İnegölde doğdum. İlk, orta ve liseyi İnegölde okudum. Lise 1 e giderken okulda düzenlenen şiir yarışmasında ilk 10 a giremedim, ama edebiyat dünyasına giriş yapmış oldum. Şiir yazmaya devam ettim. Yazarların şiirlerini inceledim. Kelime dağarcığım gelişsin diye sözlük ve imla kılavuzu kitaplarını okudum. Askerden gelip bir yılı aşkın bir süre iş aradıktan sonra, 1982 yılı mart ayında kırtasiye dükkanı açtım. <br />
<br />
Aradan bir yıl geçmişti. Bir gün dükkanıma mal almak için, Dünya Dağıtım'a gitmiştim. Dünya Dağıtım'ın üst katı çeşitli kırtasiye malzemeleriyle doluydu. Buradan kutuyla silgiler, kalemler, boyalar aldım. Daha sonra alt kattaki kitap bölümüne indim. Sağa bakındım, sola bakındım, her yer kitap doluydu. Yeni taşındığım dükkanda hangi kitapların satışı daha uygun olur diye düşünüyor ve bir türlü karar veremiyordum. Dünya Dağıtım'ın dört ortağı vardı. Bu ortaklardan birisi, üstü kitaplarla dolu bir masanın yanındaki sandalyede oturuyordu. Ben yanından geçerken: Serdar, biraz gelir misin? dedi. Ben yanına gidince ayağa kalktı ve masanın üstünden bir takım kitaplar seçmeye başladı. Daha sonra bana verdiği dört kitap şunlardı: <br />
<br />
Linç ( Roman ) Kerim Korcan<br />
Başlayan Kavga ( Roman ) Hasan Kıyafet<br />
Radar ( Hikaye ) Hasan Kıyafet <br />
Köydeki Keklikler ( Hikaye ) Nusret Ertürk <br />
<br />
O adam, şu unutulmaz sözleri de söyledi: <br />
" Bak Serdar, bu kitapları sana parasız veriyorum. Bunlarda yazılanları iyice oku, öğren. Hem sana hem de başkalarına çok faydası olacaktır. " <br />
<br />
Ben Linç romanını yıllar içinde tam dokuz kere okudum. Diğerlerini dörder kere okudum. Kitaplar bende on sekiz yıl kaldıktan sonra ilköğretim son sınıfa giden Gökhan'a hediye ettim. Bir yıl sonra 2002 yılında ben oradaki dükkandan taşındım. Gökhan'ın benim anlattıklarıma o kitaplardan öğreneceklerini de ekleyip iyi bir yazar olacağına inanıyorum. <br />
<br />
Çocukluğumda bizim evin oldukça büyük bahçesinde tek katlı bir evimiz daha vardı. Bu evin bir odası ve yanında odunluk vardı. O odadaki dolabın içinde tahtadan bir sandık vardı. Bu sandıkta çocuklar için, eskiden kalmış hikaye ve masal kitapları bulunuyordu. Bazılarının isimlerini şimdi bile hatırlıyorum. Para Buldum Yaşasın, Sinema Dağıldı, Akkavak Kızı. Ayrıca Pedagoji kitabı vardı. <br />
<br />
Ben o pedagoji kitabını sekiz yaşımdan on altı yaşıma, biz Bursa'ya taşınana kadar, pek çok defa okudum. <br />
<br />
Çocuğun zihinsel etkinliklerinin; beceri ve yetenekleriyle, ruhsal ve bedensel gelişiminin; sosyalleşme sürecinde, giderek karmaşık hale gelen kişilik kazanma çabasının aşamaları ve nitelikleri üzerine yapılan gözlem, tanı ve saptamalarla, bunlara uygun eğitim metotları geliştiren; bunların bilimsel doğruluğunu tartışıp değerlendiren çocuk psikolojisi alanına pedagoji denir.<br />
- Eğitimi konu alan disiplindir.<br />
- Pedagoji, öğretmen merkezli bir eğitimdir. Yani neyin, nasıl ve ne zaman öğretileceğine öğretmen karar verir.<br />
- Çocukları yetiştirme bilimi ve sanatıdır.<br />
- Pedagoji, eğitimi gerçekleştirmek ve özellikle de, öğretilen vasıtaların tümüdür.<br />
- Başkalarının kanıları, fikirleri ve alışkanlıkları üzerinde etkili olmayı amaçlayan her türlü aksiyondur.<br />
<br />
Pedagoji belli kurumsal çerçeveler içinde icra edilen ve bazı ahlaki ve felsefi amaçların gerçekleştirilmesini hedef alan eğitim faaliyetlerinin incelenmesi, seçilmesi ve uygulanmasıdır.<br />
Pedagojiyi çok katlı bir bina gibi düşünmek gerekir. Bu katlardan biri bilimle, diğeri ahlak ve pratik felsefe ile, üçüncüsü teknikle, sonuncusu da estetik, yaratılışla yakınlık gösterir<br />
<br />
<br />
1984 yılında kendimi anlattığım Simitçi Çocuk isimli ilk hikayemi yazdım. Daha sonraki 4 yıl sadece şiir yazdım. Aslında hikaye yazmak istiyordum ama pek çok defa denememe karşın, bu mümkün olmadı. Önünde kağıt, elinde kalem 1 saat, 2 saat öylece beklemek ve hiç birşey yazamamak korkunç zordur. 1988 yılında gerçek anlamda hikayeler ve masallar yazmaya başladım. O yıl ağustos ayında Korkak Tavşan' ı yazdım. Sonra Ot Yiyen Kaplan, Zavallı Çoban, Keloğlan İle Nasreddin Hoca. Uzun yıllar boyunca sırf yazı yazabilmek için evlenmedim. Bu arada pek çok hikaye ve masal kitabı yayımladım. <br />
<br />
1994 yılında içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 5.000 tane bastırmıştım. 1995 yılında yine içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 2.000 tane bastırmıştım. Aynı yıl 10 'luk bir seriden 10.000 tane bastırmıştım. Bu kitaplardan şimdi elimde 500 tane kadar kaldı. İnanın bana hiç para dönmedi. Ver, ver, ver, nereye kadar? <br />
<br />
1994-95-96 yıllarında İstanbul'a gittim. Yayınevleriyle konuştum. Hikayelerimi okudular. Çok beğenenler çıktı. Masraf neyse karşılarım, dedim. Almanya, İtalya... gibi ülkelere her yıl milyonlarca dolar yayın hakkı ödeyen ( Kırmızı Başlıklı Kız, Bremen Mızıkacıları, Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler... gibi hikaye ve masallar için) yayınevleri benim üste para verdiğim hikayeleri basmadılar.<br />
<br />
İstanbul Cağaloğlu'ndaki bir yayınevi sahibi, hikayelerimi okuyup, çok beğendi ve bunları sen mi yazdın, diye sordu. <br />
Evet, ben yazdım, deyince, senin adın ne, diye sordu. Ben de, benim adım Serdar Yıldırım, dedim. <br />
Yayınevi sahibi, Türksün değil mi? deyince, ben de, evet Türküm, dedim. <br />
Adın George veya Mark olsaydı, İngiliz veya Fransız olsaydın, ben bu hikayeleri basardım. Adın Serdar Yıldırım ve ne yazık ki Türksün. Ben bu hikayeleri basmam, arkadaş, dedi ve hikayelerimi bana geri verdi. <br />
<br />
1997 yılında Ayla ile evlendim. İki yıl sonra oğlum Serkan dünyaya geldi. Radyo Presste 1.5 yıl ve Radyo Sözde 4 ay Mini Mini Büyüklere isimli çocuk programını hazırlayıp sundum. Söz Gazetesinde çocuk sayfası hazırladım. <br />
<br />
14 Haziran 2006 tarihinde İnternette hikaye, masal ve şiirlerim okunmaya başladı. Birkaç yıldır yazmayı neredeyse bıraktıydım. Eserlerimin bazı sitelerde popüler hikayeler arasında yer alması ve liste başına ulaşmaları nedeniyle tekrar yazmaya başladım. <br />
<br />
Spor, olmazsa olmazlarımdandır. Uzun yıllardır sürdürdüğüm sporu hiç aksatmadım. Haftada 1-2 defa 6 km. lik koşulara çıkarım. Arada bir ağırlık çalışırım. Her gün muntazam jimnastik yaparım. Sporun insan vücudunu ve beynini zinde tuttuğuna inanırım. Kilo sorunum hiçbir zaman olmadı. Bu yazıyı okuyan herkese hatırım için, spora başlamalarını tavsiye ederim. Geçen yılların sizi yaşlandırmak için, zorlanacağını fark edeceksiniz. Sağlıklı ve mutlu kalın. <br />
<br />
25 yıl kırtasiyecilik yaptım. Hep çocuklarla beraberdim. Onları her zaman kendine özel, değerli birer varlık olarak kabul ettim. <br />
Ben çocukları başıma taç yaptıkça, onlar beni baştacı yaptılar. Ekmek paramı çocuklardan kazandım. Her biri birer cevher olan sevgili çocuklar için, bir şeyler yapmak, faydalı olmak istedim. Bunun bir yolu olmalıydı. O yolu aradım ve sonunda buldum. Onlar için, iyilikleri anlatan, maceralı hikaye ve masallar yazmak istedim ve yazdım da. Yazdıklarımı, çocuklar kadar büyükler de çok beğendiler. Özellikle internette yazdıkları mesajlarla beni gururlandırdılar. <br />
<br />
200 kadar site ve forumda İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca... gibi 12 dilde eserlerim okunmaktadır. <br />
<br />
Google'ye Serdar Yıldırım Hikayeleri yazarsanız pek çok hikayemi okuma fırsatı bulursunuz. <br />
<br />
Serdar Yıldırım English Story yazarsanız hikayelerimin İngilizce versiyonlarını okursunuz. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[SERDAR<br />
<br />
Sıkıcı…Hayat gerçekten çok sıkıcı…Günlerdir, haftalardır, aylardır değişen hiçbir şey yok. Hep aynı şeyler: Sabah olur güneş doğar, öğlen olur güneş yakar, akşam olur güneş batar. Bazen arkadaşlarla konuşurken, “ Günler birer birer geçip gidiyor. Bu işin sonu ne olacak? “ diye sorarım. Aldığım cevap hep aynı olur: “ Ne bilelim biz. Ne olacaksa oluyor işte. “ Laf mı yani bu da şimdi? Hayat çarkının dönüşüne kaptırmışlar kendilerini dönüp duruyorlar. Zannedersem yaşadıklarının farkında bile değiller, bedavaya yaşıyorlar. <br />
<br />
Şuraya bak…Göz alabildiğince uzanan bir şehir. İçinde binlerce insan. Çoğu büyümüşler de toplanıp götürülmeyi bekliyorlar. Gidecekleri yer de belli: Fabrikada ucuza çalıştırılacaklar. İşçi olacak çalışacaklar. Bu çalışmak kesinlikle amaç sayılamaz. Birçok arkadaşıma sorup da cevabını alamadığım bir soru var: “ Tamam. Bizi çalıştıran çalıştıracak. Bundan bizim kazancımız ne olacak? “ <br />
<br />
Ben, ucuz işçi olmak istemiyorum. Beni çalıştıracak olan çalıştırmayıversin, tam doymadan sofradan kalkıversin. Ben bunu düşünür, bunu söylerim. Benim hayat felsefem bu. Zaman nasıl da akıp gidiyor. Vakit gece yarısı oldu. Beni buradan kurtaracak olan biraz sonra gelir. Günlerdir uğraşıyorum. O’na neyin ne olduğunu ve ne yapmak istediğimi, çeşitli örnekler vererek, defalarca anlattım. Önceleri pek durumu kavrayamıyordu ama artık her şeyin farkında. İkimiz birlik olup başarı kazanacağımıza inanıyorum. Bir gelen var, galiba O. Nihayet geldi: <br />
<br />
“ Merhaba, Metin. “<br />
“ Merhaba, Serdar. Vakit tamam. Şöyle geç de seni ağaca bağlayan urgandan kurtarayım. “ Daha sonra Serdar yüksekçe bir kayanın üstüne çıktı. Uyanık durumdaki arkadaşlarına uykuda olanları uyandırmalarını söyledi. Arkadaşları uyandıktan sonra büyük bir merak ve heyecan içinde Serdar’ın söyleyeceklerini dinlemek için dikkat kesildiler: <br />
<br />
“ Kardeşler, arkadaşlar...Hepiniz tarafından çok iyi bilindiği üzere bu akşam ben Metin Kardeş ile birlikte yola çıkıyorum. Amacım, mutluluk çiçeğini arayıp bulmak ve onu durduğu yerden daha yüksek bir yere çıkarmak ve böylelikle dünyadaki her canlının mutluluktan aldığı payın biraz daha çoğalmasını sağlamak. Bu yeni yerinde hiçbir yabancı bitkinin yetişmesine izin vermeyeceğimden mutluluk çiçeğinin göndermekte olduğu mutluluk pırıltıları artacaktır. Şimdi, aranızdan hiç olmazsa bir-iki gönüllü arıyorum. İsterim ki, hepiniz gönüllü olasınız, hepiniz benimle gelesiniz. Gerçekleştirmek istediğim hayırlı bir iştir. Daha önce belki yüz defa meseleyi bütün ayrıntılarıyla sizlere anlatmıştım. Bir parça olsun medeni cesaret gösterin. Son defa soruyorum: Yok mu benimle gelmek isteyen? “ <br />
<br />
Serdar, birkaç dakika bekledi. İçinde binlerce işçi adayının durduğu meydandan çıt çıkmıyordu. <br />
Serdar: “ Tamam. Anlaşıldı. Kimse benimle gelmek istemiyor. Bunun için hiçbirinize kızmak hakkına sahip değilim. Neyse…Kardeşler, arkadaşlar. Tekrar görüşmek üzere, şimdilik hoşça kalın.” <br />
<br />
Serdar ile Metin, yolda Vedat adında bir adama rastladılar. Serdar, Vedat’a mutluluk çiçeğini aramaya çıktıklarını söyledi ve konu hakkında bilgi sahibi olup olmadığını sordu. Vedat mutluluk çiçeğinin nerede olduğunu tarif edemeyeceğini, fakat kendilerini Bay Kemal ile tanıştırabileceğini söyledi. Bay Kemal, yatağının üzerinde oturumuna gelmiş vaziyette, misafirlerini güler yüzle karşıladı. Serdar’ın anlattıkları, Bay Kemal’i heyecanlandırmıştı. Onun şahsında kendi gençliğini görmüş, o günler bir film şeridi gibi gözlerinin önünde canlanmıştı. <br />
<br />
Yıllar önce, mutluluk çiçeğini aramak için yollara düşmüştü. Sonunda, yaşlı bir köylü kendisine kılavuzluk yapmış, mutluluk çiçeğinin yaşadığı yüce dağlar arasındaki yüksekçe bir platoya giden tek yol olan Umut Geçidi’nin girişine kadar getirmişti. Buraya kadar olanları anlatan Bay Kemal, konuşmasına şöyle devam etti: “ Umut Geçidi’nin girişine geldiğimizde yaşlı köylü beni şu sözlerle uğurladı. – Umut Geçidi’nin girişi işte burası. Bu geçidin uzunluğu yüz metre kadardır. Bu yolun sonunda önüne açık bir alan çıkacak. Karşıdaki ağaçlıktan geçtikten sonra mutluluk çiçeğini görebilirsin. <br />
<br />
Ben yetmiş yılı aşkın bir süredir aşağıdaki ovada yaşıyorum. Sen mutluluk çiçeğini aramak için gelenlerin altıncısı oluyorsun. Senden önce gelenler başarısız oldular. Mutluluk çiçeğini görememişler bile. Mutluluk çiçeğinin bekçisi buna izin vermemiş. Geçidin sonundaki açık alanda aniden karşına çıkıverirmiş. İri, kocaman, otuz yaşlarında bir adammış bu bekçi. Korkar da geçide döner kaçarsan peşinden gelmezmiş. Gidenlerin hepsi de bilgili, kültürlü idiler ama bekçi onların hepsinden baskın çıktı. Kendilerinin birer bilge olduklarını söyleyenler bile üzgün ve yorgun bir şekilde geri döndüler. İşte, Bay Kemal benim anlatacaklarım bu kadar. Yolun açık olsun. – <br />
<br />
Yaşlı köylünün anlattıklarını dinledikten sonra geçide girdim. Arada bir durup yaşlı köylünün söylediklerini aklıma getiriyor ve bunların ışığında planlar yapıyordum. Yüz metrelik yolu üç saatte aştım. Bekçinin sorabileceği her çeşit sorunun cevabını hazırlamıştım. Açık alana çıktım. Biraz sonra bekçi yanıma geldi. Karşılıklı selamlaşmadan sonra bekçi beni kelimenin tam anlamıyla soru bombardımanına tutmaya başladı. İlk sorular basit ve cevaplandırılması kolay sorulardı: Adın ne, nereden geldin, kimlerden nasıl ve şekilde yardım gördün? Sonraki sorular ise, bekçinin konu hakkındaki soruları oldu: Mutluluk çiçeği nedir, mutluluk çiçeğinin var olduğunu ilk olarak kimden duydun, seni buraya kadar getiren nedenler nelerdir, mutluluk çiçeğini gözünün önünde nasıl canlandırıyorsun? Bu sorulara yeterli olabilecek cevaplar vermiştim. Her şey çok güzeldi, bekçi o soruyu sorana kadar. Öyle bir soru sormak bekçinin nereden aklına geldi bilmem ki? Benim kekelemeye başladığımı gören bekçi yüklendikçe yüklendi. Söylediklerinde haklıydı. Evime nasıl geri döndüm bunu bana bile sorma. Üzüntüden yürüyemez oldum, ayaklarım tutmaz oldu. Yıllar var ki, bu yatakta yatıp duruyorum. Üzgünüm, başarılı olamadığım için. “ <br />
<br />
Bay Kemal sözlerini tamamlarken ortada bir soru işareti bırakmıştı. Mutluluk çiçeğinin efsanevi bekçisi olan adamın Bay Kemal’e son olarak sorduğu soru neydi? ” Bay Kemal ben seni yeterli gördüm. Beraber, mutluluk çiçeğinin yanına gittik. Bir ihtimal de olsa senin orada yapacağın çalışmalar ters etki yapar da mutluluk çiçeğini soldurursan, neler olur, lütfen anlatır mısın? “ <br />
<br />
Serdar ile Metin, dört gün misafir kaldıktan sonra dönüşte mutlaka uğrayacaklarını söyleyerek Bay Kemal ile Vedat’a veda edip yola çıktılar. Günler günleri kovaladı, aradan haftalar geçti. Serdar yolda rastladığı pek çok insanla her çeşit konuda fikir alışverişinde bulundu. Bazılarıyla yaptığı konuşmaları istediği şekilde bilgi akımı sağlayamadığı için, kısa kesmek zorunda kaldı. Bazılarıyla ise, saatlerce konuştu, sohbet eder gibi, karşısındakine fark ettirmeden, faydalı olabilecek bilgi birikimlerini ustaca çekip aldı. Kendi öz düşüncesinde kurup tasarladığı bu büyük idealini, kimseden bir aferin beklemeksizin, tüm canlıların mutluluktan aldığı payın biraz daha çoğalmasını sağlamak diye özetlediği girişiminin başarısı için bir tür karakter betimlemesi yapıyordu. <br />
<br />
Sonunda, Serdar ile Metin, daha önce Bay Kemal’e de kılavuzluk etmiş olan yaşlı köylüyü buldular. Yaşlı köylü onları Umut Geçidi’nin girişine kadar getirdi. Burada yaşlı köylünün Umut Geçidi ve ondan sonrası hakkındaki tanıtım konuşmasından sonra Serdar geçide girdi. Geçitte elli metre kadar ilerleyip bulduğu kuytu bir köşeye oturdu. Sınırları kesin çizgilerle belirtilmemiş, duruma göre anında değişime uğrayabilecek esnek bir plan hazırlamıştı ve bu planın sadece iskeleti değişmeyecekti. Aslında basit gibi görünen fakat son derece karmaşık olan bu planı tekrar kontrolden geçiren Serdar, kendinden önce Umut Geçidi’ne giren idealistler gibi zamanlama hatası yapmayacak, açık alana gündüz değil, gece çıkacaktı. <br />
<br />
Serdar hava iyice karardıktan sonra açık alana çıktı. Mümkün olduğunca kenardan, kayalıkların arasından yürümeye başladı. Birden durdu. Gelen vardı. İri, kocaman bir karaltı az ilerden geçti, geçide doğru gitti. Bu bekçi olmalıydı. Daha doğrusu birinci bekçi. Eğer tahminleri doğruysa, mutluluk çiçeğinin yanına gidinceye kadar birkaç tane daha bekçi görmesi muhtemeldi, çünkü yaşlı köylü yetmiş yılı aşkın bir süredir buralarda yaşıyorum demişti. Yaşlı köylü daha doğmadan önce de bu adam bekçilik yaparmış. Bundan dolayı adı mutluluk çiçeğinin efsanevi bekçisine çıkmış. Normal olarak bir adam yüzyıllarca yaşayıp genç kalamayacağına göre, bu bekçi aynı bekçi olamazdı. Bir bekçi sülalesi olabilirdi. Nesilden nesile bekçilik görevini devrediyorlardı birbirlerine. <br />
<br />
Serdar tekrar ilerlemeye başladı. Ağaçlığın kenarına yaklaşmıştı ki, bir bekçi daha gördü. Bu birinci bekçi olamazdı, o zaman ikinci bekçiydi. Bir süre yürüdükten sonra ortalığın aydınlanmaya başladığını fark etti. Bu aydınlığın sebebinin mutluluk çiçeğinin saçmakta olduğu pırıltılar olduğunu biliyordu. Ağaçlar arasında nöbet tutan üçüncü bekçiyi de atlattıktan sonra düzlüğe çıktı. İşte mutluluk çiçeği karşısındaydı. Etrafını gündüz gibi aydınlatıyordu. Serdar, mutluluk çiçeğinin yanına yaklaştıkça onun zannedildiği gibi bir bitki değil de, plastik bir maddeden yapılmış dış yüzeyi bulunan – ki bu dış yüzeyin üstünde çiçek kabartması vardı –ansiklopedi büyüklüğünde, kalın bir kitap olduğunu gördü. Bu büyük kitap, yerden iki metre kadar yüksekte bir kaidenin üstünde duruyordu. Kaideye de taş merdivenlerden çıkarak ulaşıyordun. <br />
<br />
Serdar esnek olarak hazırladığı planında mutluluk çiçeğinin bitki olamama durumunu da göz önünde bulundurduğu için hazırlıksız sayılmazdı. Geriye dönüp ağaçlığın kenarındaki bir taşın üzerine oturdu. Mutluluk çiçeği tam karşısındaydı. Şimdi ne yapmalı ne etmeliydi de mutluluk çiçeğine bir zarar vermeden onun işlevini geliştirmeliydi. Zaman kısıtlıydı. Şu anın tam gece yarısı olduğunu farz etsen sabah oluncaya kadar sekiz saat vardı. Bu zaman zarfında mutlaka sorun çözülecek, buluş gerçekleşecek diye söylendi. <br />
<br />
Serdar kendine has yorumlarla en basitinden başlayarak düşüncesinde fikir üretmeye başladı. Bu fikir üretiminin gerçekleşmesinde – Fikir üretimi: Beyin jimnastiği. Halk dilinde, kafa çalıştırma. – yolda gelirken çeşitli insanlarla yaptığı konuşmalarda ortaya çıkan karakter tablosunun büyük yararı oluyordu. Hafızasına kaydettiği karakterler hatırına geliyordu. Bu onun sorunu çok yönlü olarak düşünmesini sağlıyor, başarı şansını arttırıyordu. Böylece aradan saatler geçti. Sabah güneş doğarken Serdar sorunu çözmüş olmanın gönül rahatlığı içinde son rötuşları yapmakla meşguldü. Buluş gerçekleşmişti. <br />
<br />
Birkaç saat daha geçtikten sonra hazır olduğuna inanan Serdar, bekçilerden birisiyle tanışmak için fırsat kollamaya başladı. Bu beklentisinin uzun sürmeyeceği belliydi, çünkü bekçilerden birisi bulunduğu tarafa doğru geliyordu. Serdar hemen oturduğu yerden kalkarak yüksekçe bir kayanın üzerine çıktı ve seslendi: “ Bakar mısınız, ben buradayım. Evet, size seslenen benim. “ Serdar kendisini görüp yanına gelen bekçinin şaşkın bakışları arasında hiç durmadan konuşmasını sürdürdü. Kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini, amacının ne olduğunu ve sonunda soruna bir çözüm yolu bulduğunu anlattıktan sonra kendisini ailesiyle tanıştırmasını rica etti. <br />
<br />
Serdar’ın anlattıklarını büyük bir dikkatle dinleyen bekçi: “ Olur efendim, tanıştırırım. Onlar sizinle tanışmaktan şeref duyacaklardır. Buyurun, şu taraftan gideceğiz “ dedikten sonra, Serdar’ın peşi sıra yürümeye başladı. Serdar’ın geliş yönünün aksi istikametinde ağaçların arasında ilerleyen Serdar ile bekçi, ağaçlık alandan çıktıktan sonra, Umut Geçidi’nin sol tarafında kalan dağın yamaçlarındaki bekçi sülalesinin yaşadığı evlerin bulunduğu yerleşim birimine geldiler. Genç, yaşlı birçok bekçinin etrafına toplanmasını fırsat bilen Serdar, şimdiye kadar ne öğrendiyse, ne biliyorsa her şeyi anlattı. Her çeşit konuda bilgisini ortaya koydu. Bilgi akımı, karakter betimlemesi, karakter tablosu ve fikir üretimi gibi deyimlerin anlamlarını Serdar’ın örnekler vererek açıklamasına karşın, tam olarak anlayamayan bazı genç bekçi adayları pas geçtiler. Nasılsa Serdar, bir süre daha sizlerle beraber olacağım demişti. Onun boş bir zamanında bu durumu sorar öğrenirlerdi. <br />
<br />
Hemen ertesi gün dört kişilik bir bekçi grubu dış dünya ile irtibatlarını sağlayan bir gizli geçitten geçerek Serdar’ın istemiş olduğu ebatlardaki iki aynayı almak için gittiler. Yine dört kişilik bir başka bekçi grubu daha aynı geçitten geçerek değişik yörelere doğru gittiler. Bu ikinci grubun görevi, gittikleri yerlerdeki canlılar arasında mutluluk hissinin ne şekilde ve ne oranda artışa neden olacağını belirledikten sonra bunu bir rapor halinde çalışma grubuna sunmak olacaktı. İlk giden grup beş gün sonra geri döndü. Aynalar yerlerine takıldığı zaman, gökyüzüne ve toprağa dağılan ve hiçbir şeye faydası dokunmayan mutluluk pırıltıları aynalar vasıtasıyla yansıtılıp, diğer dört yanal yüzeyden yeryüzüne dağılan mutluluk pırıltılarına karışmasına sebep olunacak ve sonuç olarak da, canlıların mutluluktan aldıkları payın yüzde elli oranında artışı sağlandı. <br />
<br />
Serdar aynı günün akşamı şerefine düzenlenen törene katıldıktan sonra, ertesi gün çalışma grubuna başvurarak on altı gündür burada olduğunu ve burada kendisine gösterilen ilgiden çok memnun kaldığını fakat Umut Geçidi’nin girişinde dostları bulunduğunu, onları çok özlediğini ve onları daha fazla merakta bırakmamak için, gitmeye karar verdiğini söyledi. <br />
<br />
Ertesi gün Serdar ile Metin, yaşlı köylü ile vedalaştıktan sonra yola koyuldular. En kısa yoldan Bay Kemal’in evine varmayı hedefliyorlardı. Serdar ile Metin, Bay Kemal’in evinin yakınına geldiklerinde, Bay Kemal’i evin önünde yardımcısı Vedat’la beraber gezinirken gördüler. Belli ki, Bay Kemal mutluluk çiçeğinin saçmakta olduğu pırıltılardan payına düşeni almış, ayaklarına can gelmiş, yürümeye başlamıştı. Aradan bir saat geçmeden dördü birlikte yola çıktılar. Onları bu derece hızlı hareket etmeye zorlayan sebep neydi? Serdar olanı, biteni anlattıktan sonra bir an önce doğduğu şehre dönmek istediğini, oradaki arkadaşlarının ucuza çalıştırılmak üzere fabrikaya götürülme durumuyla karşı karşıya olduklarını söylemişti. Bu duruma karşı çıkacak, oradaki arkadaşlarının birer lokma halinde yutulmalarına izin vermeyecekti. <br />
<br />
Şehre geldiklerinde şehir meydanında hiç arkadaşı olmadığını gördüler. Serdar geç kaldığını anladı. Üzüntüsü sonsuzdu. Şaşkın bir halde etrafına bakınırken, meydanın kenarındaki evlerin arasından çıkıp “ Serdar..Serdar..” diye bağırarak kendisine doğru koşmakta olan bir arkadaşını gördü. Bu Murat’tı. Serdar da, ona doğru koşmaya başladı. Biraz sonra birbirlerine sıkıca sarıldılar. <br />
<br />
Serdar: “ Diğer arkadaşlar götürüleli kaç gün oldu? “ diye sordu. <br />
Murat: “ Üç gün önce. Kamyonlara yükleyip hepimizi fabrikaya götürdüler. Ben bir fırsatını bulup fabrikanın kapısında kamyondan atlayıp kaçtım. Amacım, geri döndüğünde durumu sana anlatmaktı. Hepimiz senin başarılı olduğunu biliyoruz. Biz sadece işçi adayı olduğumuz ve sonunda nasıl olsa fabrikada ucuza çalıştırılacağımızı düşündüğümüz için, patronun bizler için hazırladığını sandığımız o tek yola girmiş bilinçsizce yürüyorduk. O tek yoldan başka ve çok daha faydalı, yararlı yollar olabileceğini aklımıza getiremiyorduk. Sen, sende doğuştan var olan bu kabiliyetini bizi yönlendirmek için de kullanmak istedin. Beynimizdeki sis perdesini dağıtmak istedin. Sen bu durumu bize iyi anlatamadın mı? Hayır, aslında çok iyi anlattın da, biz sana pek kulak asmadık. Yani söylediklerini önemsemediğimiz için dinlemedik “ dedi.<br />
<br />
Murat’ın söyledikleri Serdar’ın şaşırmasına sebep olmuştu: <br />
“ Vay Murat! Sen neler biliyormuşsun da benim haberim yokmuş. Ben de bütün o anlattıklarımın boşuna olduğunu düşünüp üzülüyordum. Murat, şimdi senden beni ve buradaki arkadaşları fabrikaya götürmeni isteyeceğim. “ <br />
<br />
Fabrikanın yakınlarına geldiklerinde hava iyice kararmıştı. Fabrikanın dış kapısı kapalıydı. Arkadaşlarının isteksiz olduğunu gören Serdar fabrikanın duvarına tırmandı. Oradan bahçeye atladı. Bahçeyi kontrol ettikten sonra açık bir pencereden fabrikaya girdi. Fabrikanın yönetim odasında bulduğu belgelere göre, köle olarak çalıştırılmak üzere taş ocaklarına götürülmüşlerdi. <br />
<br />
Serdar bir süre bu acı durumun üzüntüsünü yüreğinde taşıdı. Zamanla üzüntüsü hafiflemeye başladı. Onlardan hiç ilgi görmediği halde onları kurtarmak için çırpınıp durmuştu. Fakat angaryanın da bir sınırı vardı. Bir idealistin anlattıklarına inansın diye kimseye baskı yapmaya, zor kullanmaya hakkı yoktu. Tek yapacağı inandırmaya çalışmak olabilirdi. Şimdi yeni bir program hazırlaması gerekiyordu. Dünyadaki tüm canlılara faydalı olabilmek amacını güdüyordu. Bunu gerçekleştirebilmek için, bir an bile olsa, heyecanını hiç kaybetmeden, sadece kendine özgü bir biçimde çalışmalarına sonuna kadar devam etmeye kararlıydı. <br />
<br />
SON <br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<hr />
<span style="font-weight: bold;">SERDAR YILDIRIM'IN HAYAT HİKAYESİ<br />
<br />
1959 yılında İnegölde doğdum. İlk, orta ve liseyi İnegölde okudum. Lise 1 e giderken okulda düzenlenen şiir yarışmasında ilk 10 a giremedim, ama edebiyat dünyasına giriş yapmış oldum. Şiir yazmaya devam ettim. Yazarların şiirlerini inceledim. Kelime dağarcığım gelişsin diye sözlük ve imla kılavuzu kitaplarını okudum. Askerden gelip bir yılı aşkın bir süre iş aradıktan sonra, 1982 yılı mart ayında kırtasiye dükkanı açtım. <br />
<br />
Aradan bir yıl geçmişti. Bir gün dükkanıma mal almak için, Dünya Dağıtım'a gitmiştim. Dünya Dağıtım'ın üst katı çeşitli kırtasiye malzemeleriyle doluydu. Buradan kutuyla silgiler, kalemler, boyalar aldım. Daha sonra alt kattaki kitap bölümüne indim. Sağa bakındım, sola bakındım, her yer kitap doluydu. Yeni taşındığım dükkanda hangi kitapların satışı daha uygun olur diye düşünüyor ve bir türlü karar veremiyordum. Dünya Dağıtım'ın dört ortağı vardı. Bu ortaklardan birisi, üstü kitaplarla dolu bir masanın yanındaki sandalyede oturuyordu. Ben yanından geçerken: Serdar, biraz gelir misin? dedi. Ben yanına gidince ayağa kalktı ve masanın üstünden bir takım kitaplar seçmeye başladı. Daha sonra bana verdiği dört kitap şunlardı: <br />
<br />
Linç ( Roman ) Kerim Korcan<br />
Başlayan Kavga ( Roman ) Hasan Kıyafet<br />
Radar ( Hikaye ) Hasan Kıyafet <br />
Köydeki Keklikler ( Hikaye ) Nusret Ertürk <br />
<br />
O adam, şu unutulmaz sözleri de söyledi: <br />
" Bak Serdar, bu kitapları sana parasız veriyorum. Bunlarda yazılanları iyice oku, öğren. Hem sana hem de başkalarına çok faydası olacaktır. " <br />
<br />
Ben Linç romanını yıllar içinde tam dokuz kere okudum. Diğerlerini dörder kere okudum. Kitaplar bende on sekiz yıl kaldıktan sonra ilköğretim son sınıfa giden Gökhan'a hediye ettim. Bir yıl sonra 2002 yılında ben oradaki dükkandan taşındım. Gökhan'ın benim anlattıklarıma o kitaplardan öğreneceklerini de ekleyip iyi bir yazar olacağına inanıyorum. <br />
<br />
Çocukluğumda bizim evin oldukça büyük bahçesinde tek katlı bir evimiz daha vardı. Bu evin bir odası ve yanında odunluk vardı. O odadaki dolabın içinde tahtadan bir sandık vardı. Bu sandıkta çocuklar için, eskiden kalmış hikaye ve masal kitapları bulunuyordu. Bazılarının isimlerini şimdi bile hatırlıyorum. Para Buldum Yaşasın, Sinema Dağıldı, Akkavak Kızı. Ayrıca Pedagoji kitabı vardı. <br />
<br />
Ben o pedagoji kitabını sekiz yaşımdan on altı yaşıma, biz Bursa'ya taşınana kadar, pek çok defa okudum. <br />
<br />
Çocuğun zihinsel etkinliklerinin; beceri ve yetenekleriyle, ruhsal ve bedensel gelişiminin; sosyalleşme sürecinde, giderek karmaşık hale gelen kişilik kazanma çabasının aşamaları ve nitelikleri üzerine yapılan gözlem, tanı ve saptamalarla, bunlara uygun eğitim metotları geliştiren; bunların bilimsel doğruluğunu tartışıp değerlendiren çocuk psikolojisi alanına pedagoji denir.<br />
- Eğitimi konu alan disiplindir.<br />
- Pedagoji, öğretmen merkezli bir eğitimdir. Yani neyin, nasıl ve ne zaman öğretileceğine öğretmen karar verir.<br />
- Çocukları yetiştirme bilimi ve sanatıdır.<br />
- Pedagoji, eğitimi gerçekleştirmek ve özellikle de, öğretilen vasıtaların tümüdür.<br />
- Başkalarının kanıları, fikirleri ve alışkanlıkları üzerinde etkili olmayı amaçlayan her türlü aksiyondur.<br />
<br />
Pedagoji belli kurumsal çerçeveler içinde icra edilen ve bazı ahlaki ve felsefi amaçların gerçekleştirilmesini hedef alan eğitim faaliyetlerinin incelenmesi, seçilmesi ve uygulanmasıdır.<br />
Pedagojiyi çok katlı bir bina gibi düşünmek gerekir. Bu katlardan biri bilimle, diğeri ahlak ve pratik felsefe ile, üçüncüsü teknikle, sonuncusu da estetik, yaratılışla yakınlık gösterir<br />
<br />
<br />
1984 yılında kendimi anlattığım Simitçi Çocuk isimli ilk hikayemi yazdım. Daha sonraki 4 yıl sadece şiir yazdım. Aslında hikaye yazmak istiyordum ama pek çok defa denememe karşın, bu mümkün olmadı. Önünde kağıt, elinde kalem 1 saat, 2 saat öylece beklemek ve hiç birşey yazamamak korkunç zordur. 1988 yılında gerçek anlamda hikayeler ve masallar yazmaya başladım. O yıl ağustos ayında Korkak Tavşan' ı yazdım. Sonra Ot Yiyen Kaplan, Zavallı Çoban, Keloğlan İle Nasreddin Hoca. Uzun yıllar boyunca sırf yazı yazabilmek için evlenmedim. Bu arada pek çok hikaye ve masal kitabı yayımladım. <br />
<br />
1994 yılında içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 5.000 tane bastırmıştım. 1995 yılında yine içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 2.000 tane bastırmıştım. Aynı yıl 10 'luk bir seriden 10.000 tane bastırmıştım. Bu kitaplardan şimdi elimde 500 tane kadar kaldı. İnanın bana hiç para dönmedi. Ver, ver, ver, nereye kadar? <br />
<br />
1994-95-96 yıllarında İstanbul'a gittim. Yayınevleriyle konuştum. Hikayelerimi okudular. Çok beğenenler çıktı. Masraf neyse karşılarım, dedim. Almanya, İtalya... gibi ülkelere her yıl milyonlarca dolar yayın hakkı ödeyen ( Kırmızı Başlıklı Kız, Bremen Mızıkacıları, Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler... gibi hikaye ve masallar için) yayınevleri benim üste para verdiğim hikayeleri basmadılar.<br />
<br />
İstanbul Cağaloğlu'ndaki bir yayınevi sahibi, hikayelerimi okuyup, çok beğendi ve bunları sen mi yazdın, diye sordu. <br />
Evet, ben yazdım, deyince, senin adın ne, diye sordu. Ben de, benim adım Serdar Yıldırım, dedim. <br />
Yayınevi sahibi, Türksün değil mi? deyince, ben de, evet Türküm, dedim. <br />
Adın George veya Mark olsaydı, İngiliz veya Fransız olsaydın, ben bu hikayeleri basardım. Adın Serdar Yıldırım ve ne yazık ki Türksün. Ben bu hikayeleri basmam, arkadaş, dedi ve hikayelerimi bana geri verdi. <br />
<br />
1997 yılında Ayla ile evlendim. İki yıl sonra oğlum Serkan dünyaya geldi. Radyo Presste 1.5 yıl ve Radyo Sözde 4 ay Mini Mini Büyüklere isimli çocuk programını hazırlayıp sundum. Söz Gazetesinde çocuk sayfası hazırladım. <br />
<br />
14 Haziran 2006 tarihinde İnternette hikaye, masal ve şiirlerim okunmaya başladı. Birkaç yıldır yazmayı neredeyse bıraktıydım. Eserlerimin bazı sitelerde popüler hikayeler arasında yer alması ve liste başına ulaşmaları nedeniyle tekrar yazmaya başladım. <br />
<br />
Spor, olmazsa olmazlarımdandır. Uzun yıllardır sürdürdüğüm sporu hiç aksatmadım. Haftada 1-2 defa 6 km. lik koşulara çıkarım. Arada bir ağırlık çalışırım. Her gün muntazam jimnastik yaparım. Sporun insan vücudunu ve beynini zinde tuttuğuna inanırım. Kilo sorunum hiçbir zaman olmadı. Bu yazıyı okuyan herkese hatırım için, spora başlamalarını tavsiye ederim. Geçen yılların sizi yaşlandırmak için, zorlanacağını fark edeceksiniz. Sağlıklı ve mutlu kalın. <br />
<br />
25 yıl kırtasiyecilik yaptım. Hep çocuklarla beraberdim. Onları her zaman kendine özel, değerli birer varlık olarak kabul ettim. <br />
Ben çocukları başıma taç yaptıkça, onlar beni baştacı yaptılar. Ekmek paramı çocuklardan kazandım. Her biri birer cevher olan sevgili çocuklar için, bir şeyler yapmak, faydalı olmak istedim. Bunun bir yolu olmalıydı. O yolu aradım ve sonunda buldum. Onlar için, iyilikleri anlatan, maceralı hikaye ve masallar yazmak istedim ve yazdım da. Yazdıklarımı, çocuklar kadar büyükler de çok beğendiler. Özellikle internette yazdıkları mesajlarla beni gururlandırdılar. <br />
<br />
200 kadar site ve forumda İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca... gibi 12 dilde eserlerim okunmaktadır. <br />
<br />
Google'ye Serdar Yıldırım Hikayeleri yazarsanız pek çok hikayemi okuma fırsatı bulursunuz. <br />
<br />
Serdar Yıldırım English Story yazarsanız hikayelerimin İngilizce versiyonlarını okursunuz. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TESETTÜR]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=405</link>
			<pubDate>Tue, 08 Jun 2010 07:04:34 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=405</guid>
			<description><![CDATA[TESETTÜR <br />
Batı her türlü değerini tüketime açmakla beraber kadınlarını da bundan geri tutmadı. Kadınlar, tüketim objesinin temeli haline getirildi. Hem tüketilen hem de tüketen artık kadındı. Önce çırılçıplak edilip şehvetperest erkeklerin sofrasına konuldu.                                   <br />
Günümüzde reklâmların çoğunluğu kadın sömürüsüne hitap eder.[1&#93; Hemen hemen her filmde konu alakasız bir şekilde cinselliğe getirilir. Gazetelerin arka sayfalarında çıplak bir manken ve altında alakasız birkaç cümle olması artık olmazsa olmazdır. Televizyon ve turizm sektörünün tamamı çıplaklık ve cinsellik üzerine kurulmuştur. Ta Antalya’ya kadar gelip denize girmeden havuza girenler sizi şaşırtmasın.[2&#93; Sanki başka yerde havuz yokmuş gibi. Sistem kadınları kasap vitrinindeki ete, erkekleri de kapı önündeki kedilere dönüştürmüştür. Günümüz koşullarında bir kadının işe alınması için en temel özellik fiziğinin düzgün olması ve açık saçık giyinmesidir.[3&#93;  <br />
İslam’ı bir kenara bıraksak bile namus şeref duyguları için yaşayan Türk milleti, nasıl böyle gavatlaştırıldı? Şu gün bekârete önem vermeyen, karısının ve kızının çırılçıplak dolaşmasından rahatsız olmayan, kızının sevgilisiyle tanışan, karısının kendisini aldatmasını normal karşılayan milyonlarca Türk erkeği[4&#93; vardır. 10 milyondan fazla Türk erkeği, karısına, bacısına, anasına ve kızına sadece bir kilot ve sutyenden ibaret olan mayo giydirerek tatil adı altında onları sapık gözlere peşkeş çekmektedirler. Diğer bir on milyon ise bunu namus duygusundan değil parası olmadığı için başaramamaktadır. Biz nasıl bu kadar domuzlaştık? Namussuz boynuzlular haline geldik? Oysaki çok kısa zaman önce aileden bir kıza birisi sadece yan bakınca tüm sülale galeyana gelirdi. Kurtuluş savaşının asıl parolası, camilerimizi haçtan, bacılarımızı da gâvurlardan kurtarmaktı. Modernite, 20 yıl önce rüyamızda bile görsek inanamayacağımız bu iğrenç duruma bizi en çok feminizm silahını kullanarak getirdi. <br />
Feminizm, kadını özgürleştireceğim nidaları altında kadının hürriyetini elinden almıştır. Özgürleşen yalnızca sapık erkek gözleri ve fantezileridir. Kadının şahsiyeti yok edilmiş vitrindeki et parçasına dönüştürülmüştür. Bu çarkın içerisine giren kadın girdiği oranda şehvet kölesi haline gelmiştir. İster fark etsin ister fark edemesin durum böyledir. Kadının en büyük özgürlüğü anne olabilme ve güvenli bir yaşam hakkıdır. Şu gün kucaktan kucağa düşen ve anne olma ihtimalleri çok az olan kadınların hürriyetle alakası yoktur.[5&#93; <br />
Tağut düzenini ayakta tutan üç unsur vardır. Faiz, zina ve sarhoşluk verici maddeler. Bu üç alana dokunan herkese karşı demokles’in kılıcını sallıyorlar. Sözüm ona din adamları bu üç kutsala dokunmamak üzere ant içmişlerdir. Malum taktikleri üzere bazısı suskun kalmış bazısı ise bizzat bu değirmene su olacak fetvalar vermişlerdir.  <br />
ALLAH kadını bir çiçek olarak yaratmıştır. Aynen Meryem anamızda olduğu gibi tüm kadınlar bitki gibi yetiştirilmelidirler. (3:37) Kuran’da bitki kelimesinin kullanılışı çok ilginçtir. Bitki yetişirken tüm ihtiyaçlarını başkaları karşılar. O yalnızca bulunduğu yerde koruyucusunun himayesindedir. Meryem anamızın koruyucusu Hz. Zekeriya idi. Tüm mümineleri evlenene kadar babaları evlendikten sonra kocaları bitki gibi yetiştirmekle mükelleftirler. Yani kadının en uygun yeri evidir. Zaruret hali dışında ve gereksiz yere tek başına sokaklarda olmaktan imtina etmelidirler. <br />
33:33 Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi gibi süslenip kırıtmayın. Namazı kılın. Zekâtı verin. ALLAH’a ve elçisine itaat edin. Ey ehlibeyt! ALLAH sizden pisliği giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.   <br />
Ayeti peygamberimizin eşleri üzerinden tüm kadınlara bu emri vermektedir. Bu ayet yalnızca peygamberin eşlerini ilgilendirir diyenler ciddi bir sapma içerisindedirler. Kuran evrensel bir kitaptır. Hiçbir ayeti tarihsel değildir. Ayrıca gene aynı surenin 21. ayetinde elçide bizim için güzel bir örnek vardır buyrulur. Peygamberin Kuran’da anlatılan aile hayatı bize örnek olmayacak da ne olacaktır? <br />
ALLAH, Kuran’da kadına bakma işini erkeğe vermiştir. ( 4:34 ) kadının para kazanmak gibi bir görevi yoktur. Onun görevi çocuk yetiştirmek ve evi çekip çevirmektir. Zaruret halleri dışında kadının çalışması uygun değildir. Bu zaruret halleri kadınlara bakacak birisinin bulunmayışı[6&#93; , yahut o işi yalnızca kadınların yapabiliyor olmasıdır. Örneğin kadın doktorluğu, öğretmenlik, kadınlar için polislik vs. hanımların kendi evleri içerisinde veya yalnızca kadın kadına çalışmalarında ise bir beis yoktur. <br />
Kadının kocasına itaat etmesi farzdır. (4:34) İslam dini nizam dinidir. Toplumun hiçbir alanında kargaşaya müsaade etmez. Her toplumun bir reisi olması gerektiği şu gün herkes tarafından kabul edilmektedir. En ilkel kabilelerden en modern devletlere kadar hepsinin bir başkanı vardır. Toplumun temel yapı taşı olan aile içinde durum böyledir. Her evin bir reisi olmalıdır. Kuran bu görevi kocaya vermiştir. (4:34) ayetinde iyi kadınların kocalarına itaatkâr oldukları belirtilir.[7&#93; Evin reisi kocadır. Kuranda tüm emirler için konmuş prensipler uyarınca eve hükmederler. İşlerde eşlerine danışırlar. Ancak son karar kocanındır. Kadına düşense itaat etmektir.[8&#93;  <br />
Bu satırlara bakarak benim mürteci olduğum düşünülebilir. Ancak ALLAH’ın kitabı bize bunlar emretmektedir. ALLAH zamanlar üstüdür. Onun kanunları her daim toplumdan ileridir. Asıl bundan 2500 yıl öncesinin Yunan köy devletlerinin ideolojilerinin kutsayanlar irticacıdır. Eğer kadınları amme hizmetine sunmak çağdaşlıksa istemiyorum böyle çağdaşlığı kalsın. Bu mantıkla en çağdaş canlı domuzdur. Bırakın domuzdan biraz farkımız kalsın. <br />
ALLAH a.c. erkeklere koymadığı tesettür emrini kadınlara buyurmuştur. Her işi hikmetli ve adil olan rabbimiz nasıl cihadı yalnızca erkeklere emretmişse tesettürü de sadece bayanlara emretmiştir. Bu buyruğun elbette pek çok hikmeti vardır. Kuşkusuz en büyük gerekçe erkeklerin aksine kadınların her tarafının güzel ve latif olmasıdır. Nasıl ki en değerli eşyalarımızı çalınmasın ve kaybolmasın diye saklıyorsak hanımların da en büyük hazinelerini kem gözlerden saklamaları gerekir. <br />
Kasap vitrinindeki etler gibi kedilerin ağızlarının suyunun akarak kendilerine bakmalarından haz duyan fıtratları bozuk kimseleri ALLAH’ın ıslah etmesini ve fitnelerinin büyümememsini niyaz ediyoruz. Bizim amacımız fıtratını bozmamış ve doğuştan elde ettiği utanma duygusunu yitirmemiş olanlara ulaşabilmektir. <br />
24:60 Evlenme ümidi kalmamış bayanların üslerini teşhir etmeksizin elbiselerini [9&#93; bırakmalarında bir günah yoktur. Ancak iffetli [10&#93; davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. ALLAH işitendir bilendir. <br />
Manto ve başörtüsünden oluşan tesettür emri evlilik çağından evlenme ümidi kesilinceye kadarki süreç boyunca tüm bayanlara farzdır. Bu aralığın dışındaki hanımların tesettürlü olmaları da takdire şayandır.  <br />
Günümüz itibariyle pratikte yaşlı kadınların bu konuda bir sıkıntısını görmemekteyiz. Ancak kız çocuklarının tesettüre adapte edilmesi hususunda ne yazık ki bir problem bulunmaktadır. Müslüman ebeveynler öncelikle mutlaka küçük kızlarının utanma duygularını gidermeyecek şekilde onları giydirmelidirler. Yoksa evlilik çağına gelinceye kadar bu uğurda herhangi bir hazırlık aşaması geçirilmemiş gençlerin bir anda ve bir günde tesettüre sokulmaları ciddi travmaları da beraberinde getirmektedir. Özellikle laikçi mahalle baskısının bu konuda müthiş olduğunu biliyoruz. Kendileri çocuklarını fıtratlarını [11&#93; bozacak şekilde giydirirlerken Müslümanların çocuklarına giydirdikleri İslami elbiseler onları gocunduruyor. Müslümanlar hiçbir şekilde topluma aldanmamalı ve ALLAH’ın gösterdiği yoldan ayrılmamalıdırlar. <br />
________________________________________<br />
[1&#93; Üniversitedeyken aldığım consumer behaviors (tüketici davranışları) dersi tamamen cinsellik üstüne oturtulmuştu. Bize reklâmcılıkta temel olarak şehvet güdüsünü dürtüklememiz öğretiliyordu. Günümüz tüm reklam kampanyalarında bu açıkça görülmektedir. <br />
[2&#93; Antalya’daki çoğu otelde Rus bayanlar bedava yahut çok cüzi bir meblağ ödeyerek kalmaktadırlar. Sebep ise basittir. Antalya’da tatil yapıyorum havalarına giren kedilerin amacı tatil matil değildir.<br />
[3&#93; Sınıf arkadaşlarımın çoğu iş bulmak için onlarca takla attılar. Birkaç yabancı dil öğrendiler. Onlarca sınava girdiler. Ancak ne hikmetse mini etek giyen sarışın düzgün fizikli kız sınıf arkadaşlarım daha okul bitmeden üçüncü sınıfta üstün pozisyonlarda işler buldular. Sınıfın en tembeli ve geri zekalıları onlar idi. Bu gerçeği görmeniz için yalnızca çevrenizdeki büyük firmalara bakmanız yeterlidir. Hiç bir şey yapamıyorsanız en yakınınızdaki özel bankaya gidin ve çalışan bayanlara ve kılık kıyafetlerine bakın. Onların bu işe kabiliyetlerinden çok etleri için alınmış olduğunu anlayacaksınız.<br />
[4&#93; Bunların adı yalnızca Türk’tür. Her yönleriyle gâvurlaşmışlardır.<br />
[5&#93; Üniversite yıllarımda İzmir’in Bornova ilçesinin küçük park semtinde oturuyordum. Balkonum barlar sokağına bakıyordu. Her gece sabaha kadar balkondan olup bitenleri seyredip pisliği okumayı adet haline getirmiştim. Sabahlara kadar içkiden kusan kadınları, onları yatağa atmak için çarpınan yavşakları, terk edilen, dövülen, zinadan sonra evden kovulan kızları görmek sıra dışı bir şey değildi. Erkek için saç başa girenler, bir kadeh için namusunu satanlar, psikopatlar tarafından tacize uğrayanlar, içtiği içki ve hapın etkisinde maskara olanlar, sevgilileri tarafından başka erkeklere satılanlar, kendileri için yapılan kavgalarda çığlık çığlığa ortada kalanlar ve daha niceleri. Kadınlar var olalı bu kadar aşağılanmamışlardır. Bu kadar alçalmamışlardır. Rabbim bu çarktan tüm bacılarımızı İslam’la kurtarsın. Bir yılbaşı gecesi içtiği haplar ve içkinin etkisiyle bir genç tam evimizin karşısında ağzından köpükler çıka çıka can verdi. İşin en kötü tarafı bu olaya benden başka kimse de üzülmedi. Herkes bir haber izler gibi izledikten sonra eğlencelerine kaldıkları yerden devam ettiler. O zaman modernitenin ne iğrenç bir şey olduğunu anlamıştım. Ve o günden itibaren tanıdığım Kurancıların aksine modernizmin sünnetçilikten daha mikrop olduğunu haykırmaya başladım.<br />
[6&#93; ( 28:23-28 ) ayetleri arasında Hz. Musa’nın Medyen’de çalışan iki kız görmesi anlatılır. Bu kıssada kızların babaları yaşlıdır ve oğulda yoktur. Hz. Musa kızlardan birisini alınca kadınlar asıl yerleri olan yuvalarına dönmüşlerdir. İş ise Musa’ya (a.s.) kalmıştır.<br />
[7&#93; Bu ayete utanmadan parantez açıp ALLAH’a itaat ederler şeklinde çevrilmesinin ilimle uzaktan yakından ilgisi yoktur.  Cümle kocalardan bahsederken, iyi kadınların itaatkar oldukları belirtiliyor. Doğal olarak kime itaat ettikleri de ortaya çıkıyor.<br />
[8&#93; Kılıbıklara acıyorum. Hem bu dünyada hem de ahirette rahat yüzü görmeyecekler.<br />
[9&#93; Ayette siyab (elbiseler) kelimesi geçer. Bazı müfessirler buradaki elbiselerin Cilbab bazıları ise başörtüsü olduğunu belirtmiştir. Ancak bu iki kelimenin kullanılmayıp genel bir kelimenin kullanılması ikisinin birden kastedildiğini gösterir. Yani evlenme ümidi kesilmiş teyzelerin normal elbiselerinin dışındaki tüm hanımlara artı bir şekilde emredilen iki elbiseyi de bırakmalarında bir sakınca yoktur. <br />
[10&#93; İffetli davranmak yaşı geçmiş de olsa bu elbiseleri bırakmamaktır. <br />
[11&#93; ALLAH doğuştan tüm çocuklara utanma duygusunu yerleştirmiştir. Ancak fıtrattan gelen bu özellik sonradan zalim ebeveynler tarafından tahrif edilir. Bunu görmek için kız olsun erkek olsun 3-4 yaşındaki bir çocuğun kendi ailesi dışındakilerden avret bölgelerini göstermek konusunda nasıl utandığını gözlemlemek yeterlidir. <br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com/islam/64-tesettur" target="_blank">http://www.hanifmurat.com/islam/64-tesettur</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[TESETTÜR <br />
Batı her türlü değerini tüketime açmakla beraber kadınlarını da bundan geri tutmadı. Kadınlar, tüketim objesinin temeli haline getirildi. Hem tüketilen hem de tüketen artık kadındı. Önce çırılçıplak edilip şehvetperest erkeklerin sofrasına konuldu.                                   <br />
Günümüzde reklâmların çoğunluğu kadın sömürüsüne hitap eder.[1] Hemen hemen her filmde konu alakasız bir şekilde cinselliğe getirilir. Gazetelerin arka sayfalarında çıplak bir manken ve altında alakasız birkaç cümle olması artık olmazsa olmazdır. Televizyon ve turizm sektörünün tamamı çıplaklık ve cinsellik üzerine kurulmuştur. Ta Antalya’ya kadar gelip denize girmeden havuza girenler sizi şaşırtmasın.[2] Sanki başka yerde havuz yokmuş gibi. Sistem kadınları kasap vitrinindeki ete, erkekleri de kapı önündeki kedilere dönüştürmüştür. Günümüz koşullarında bir kadının işe alınması için en temel özellik fiziğinin düzgün olması ve açık saçık giyinmesidir.[3]  <br />
İslam’ı bir kenara bıraksak bile namus şeref duyguları için yaşayan Türk milleti, nasıl böyle gavatlaştırıldı? Şu gün bekârete önem vermeyen, karısının ve kızının çırılçıplak dolaşmasından rahatsız olmayan, kızının sevgilisiyle tanışan, karısının kendisini aldatmasını normal karşılayan milyonlarca Türk erkeği[4] vardır. 10 milyondan fazla Türk erkeği, karısına, bacısına, anasına ve kızına sadece bir kilot ve sutyenden ibaret olan mayo giydirerek tatil adı altında onları sapık gözlere peşkeş çekmektedirler. Diğer bir on milyon ise bunu namus duygusundan değil parası olmadığı için başaramamaktadır. Biz nasıl bu kadar domuzlaştık? Namussuz boynuzlular haline geldik? Oysaki çok kısa zaman önce aileden bir kıza birisi sadece yan bakınca tüm sülale galeyana gelirdi. Kurtuluş savaşının asıl parolası, camilerimizi haçtan, bacılarımızı da gâvurlardan kurtarmaktı. Modernite, 20 yıl önce rüyamızda bile görsek inanamayacağımız bu iğrenç duruma bizi en çok feminizm silahını kullanarak getirdi. <br />
Feminizm, kadını özgürleştireceğim nidaları altında kadının hürriyetini elinden almıştır. Özgürleşen yalnızca sapık erkek gözleri ve fantezileridir. Kadının şahsiyeti yok edilmiş vitrindeki et parçasına dönüştürülmüştür. Bu çarkın içerisine giren kadın girdiği oranda şehvet kölesi haline gelmiştir. İster fark etsin ister fark edemesin durum böyledir. Kadının en büyük özgürlüğü anne olabilme ve güvenli bir yaşam hakkıdır. Şu gün kucaktan kucağa düşen ve anne olma ihtimalleri çok az olan kadınların hürriyetle alakası yoktur.[5] <br />
Tağut düzenini ayakta tutan üç unsur vardır. Faiz, zina ve sarhoşluk verici maddeler. Bu üç alana dokunan herkese karşı demokles’in kılıcını sallıyorlar. Sözüm ona din adamları bu üç kutsala dokunmamak üzere ant içmişlerdir. Malum taktikleri üzere bazısı suskun kalmış bazısı ise bizzat bu değirmene su olacak fetvalar vermişlerdir.  <br />
ALLAH kadını bir çiçek olarak yaratmıştır. Aynen Meryem anamızda olduğu gibi tüm kadınlar bitki gibi yetiştirilmelidirler. (3:37) Kuran’da bitki kelimesinin kullanılışı çok ilginçtir. Bitki yetişirken tüm ihtiyaçlarını başkaları karşılar. O yalnızca bulunduğu yerde koruyucusunun himayesindedir. Meryem anamızın koruyucusu Hz. Zekeriya idi. Tüm mümineleri evlenene kadar babaları evlendikten sonra kocaları bitki gibi yetiştirmekle mükelleftirler. Yani kadının en uygun yeri evidir. Zaruret hali dışında ve gereksiz yere tek başına sokaklarda olmaktan imtina etmelidirler. <br />
33:33 Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi gibi süslenip kırıtmayın. Namazı kılın. Zekâtı verin. ALLAH’a ve elçisine itaat edin. Ey ehlibeyt! ALLAH sizden pisliği giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.   <br />
Ayeti peygamberimizin eşleri üzerinden tüm kadınlara bu emri vermektedir. Bu ayet yalnızca peygamberin eşlerini ilgilendirir diyenler ciddi bir sapma içerisindedirler. Kuran evrensel bir kitaptır. Hiçbir ayeti tarihsel değildir. Ayrıca gene aynı surenin 21. ayetinde elçide bizim için güzel bir örnek vardır buyrulur. Peygamberin Kuran’da anlatılan aile hayatı bize örnek olmayacak da ne olacaktır? <br />
ALLAH, Kuran’da kadına bakma işini erkeğe vermiştir. ( 4:34 ) kadının para kazanmak gibi bir görevi yoktur. Onun görevi çocuk yetiştirmek ve evi çekip çevirmektir. Zaruret halleri dışında kadının çalışması uygun değildir. Bu zaruret halleri kadınlara bakacak birisinin bulunmayışı[6] , yahut o işi yalnızca kadınların yapabiliyor olmasıdır. Örneğin kadın doktorluğu, öğretmenlik, kadınlar için polislik vs. hanımların kendi evleri içerisinde veya yalnızca kadın kadına çalışmalarında ise bir beis yoktur. <br />
Kadının kocasına itaat etmesi farzdır. (4:34) İslam dini nizam dinidir. Toplumun hiçbir alanında kargaşaya müsaade etmez. Her toplumun bir reisi olması gerektiği şu gün herkes tarafından kabul edilmektedir. En ilkel kabilelerden en modern devletlere kadar hepsinin bir başkanı vardır. Toplumun temel yapı taşı olan aile içinde durum böyledir. Her evin bir reisi olmalıdır. Kuran bu görevi kocaya vermiştir. (4:34) ayetinde iyi kadınların kocalarına itaatkâr oldukları belirtilir.[7] Evin reisi kocadır. Kuranda tüm emirler için konmuş prensipler uyarınca eve hükmederler. İşlerde eşlerine danışırlar. Ancak son karar kocanındır. Kadına düşense itaat etmektir.[8]  <br />
Bu satırlara bakarak benim mürteci olduğum düşünülebilir. Ancak ALLAH’ın kitabı bize bunlar emretmektedir. ALLAH zamanlar üstüdür. Onun kanunları her daim toplumdan ileridir. Asıl bundan 2500 yıl öncesinin Yunan köy devletlerinin ideolojilerinin kutsayanlar irticacıdır. Eğer kadınları amme hizmetine sunmak çağdaşlıksa istemiyorum böyle çağdaşlığı kalsın. Bu mantıkla en çağdaş canlı domuzdur. Bırakın domuzdan biraz farkımız kalsın. <br />
ALLAH a.c. erkeklere koymadığı tesettür emrini kadınlara buyurmuştur. Her işi hikmetli ve adil olan rabbimiz nasıl cihadı yalnızca erkeklere emretmişse tesettürü de sadece bayanlara emretmiştir. Bu buyruğun elbette pek çok hikmeti vardır. Kuşkusuz en büyük gerekçe erkeklerin aksine kadınların her tarafının güzel ve latif olmasıdır. Nasıl ki en değerli eşyalarımızı çalınmasın ve kaybolmasın diye saklıyorsak hanımların da en büyük hazinelerini kem gözlerden saklamaları gerekir. <br />
Kasap vitrinindeki etler gibi kedilerin ağızlarının suyunun akarak kendilerine bakmalarından haz duyan fıtratları bozuk kimseleri ALLAH’ın ıslah etmesini ve fitnelerinin büyümememsini niyaz ediyoruz. Bizim amacımız fıtratını bozmamış ve doğuştan elde ettiği utanma duygusunu yitirmemiş olanlara ulaşabilmektir. <br />
24:60 Evlenme ümidi kalmamış bayanların üslerini teşhir etmeksizin elbiselerini [9] bırakmalarında bir günah yoktur. Ancak iffetli [10] davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. ALLAH işitendir bilendir. <br />
Manto ve başörtüsünden oluşan tesettür emri evlilik çağından evlenme ümidi kesilinceye kadarki süreç boyunca tüm bayanlara farzdır. Bu aralığın dışındaki hanımların tesettürlü olmaları da takdire şayandır.  <br />
Günümüz itibariyle pratikte yaşlı kadınların bu konuda bir sıkıntısını görmemekteyiz. Ancak kız çocuklarının tesettüre adapte edilmesi hususunda ne yazık ki bir problem bulunmaktadır. Müslüman ebeveynler öncelikle mutlaka küçük kızlarının utanma duygularını gidermeyecek şekilde onları giydirmelidirler. Yoksa evlilik çağına gelinceye kadar bu uğurda herhangi bir hazırlık aşaması geçirilmemiş gençlerin bir anda ve bir günde tesettüre sokulmaları ciddi travmaları da beraberinde getirmektedir. Özellikle laikçi mahalle baskısının bu konuda müthiş olduğunu biliyoruz. Kendileri çocuklarını fıtratlarını [11] bozacak şekilde giydirirlerken Müslümanların çocuklarına giydirdikleri İslami elbiseler onları gocunduruyor. Müslümanlar hiçbir şekilde topluma aldanmamalı ve ALLAH’ın gösterdiği yoldan ayrılmamalıdırlar. <br />
________________________________________<br />
[1] Üniversitedeyken aldığım consumer behaviors (tüketici davranışları) dersi tamamen cinsellik üstüne oturtulmuştu. Bize reklâmcılıkta temel olarak şehvet güdüsünü dürtüklememiz öğretiliyordu. Günümüz tüm reklam kampanyalarında bu açıkça görülmektedir. <br />
[2] Antalya’daki çoğu otelde Rus bayanlar bedava yahut çok cüzi bir meblağ ödeyerek kalmaktadırlar. Sebep ise basittir. Antalya’da tatil yapıyorum havalarına giren kedilerin amacı tatil matil değildir.<br />
[3] Sınıf arkadaşlarımın çoğu iş bulmak için onlarca takla attılar. Birkaç yabancı dil öğrendiler. Onlarca sınava girdiler. Ancak ne hikmetse mini etek giyen sarışın düzgün fizikli kız sınıf arkadaşlarım daha okul bitmeden üçüncü sınıfta üstün pozisyonlarda işler buldular. Sınıfın en tembeli ve geri zekalıları onlar idi. Bu gerçeği görmeniz için yalnızca çevrenizdeki büyük firmalara bakmanız yeterlidir. Hiç bir şey yapamıyorsanız en yakınınızdaki özel bankaya gidin ve çalışan bayanlara ve kılık kıyafetlerine bakın. Onların bu işe kabiliyetlerinden çok etleri için alınmış olduğunu anlayacaksınız.<br />
[4] Bunların adı yalnızca Türk’tür. Her yönleriyle gâvurlaşmışlardır.<br />
[5] Üniversite yıllarımda İzmir’in Bornova ilçesinin küçük park semtinde oturuyordum. Balkonum barlar sokağına bakıyordu. Her gece sabaha kadar balkondan olup bitenleri seyredip pisliği okumayı adet haline getirmiştim. Sabahlara kadar içkiden kusan kadınları, onları yatağa atmak için çarpınan yavşakları, terk edilen, dövülen, zinadan sonra evden kovulan kızları görmek sıra dışı bir şey değildi. Erkek için saç başa girenler, bir kadeh için namusunu satanlar, psikopatlar tarafından tacize uğrayanlar, içtiği içki ve hapın etkisinde maskara olanlar, sevgilileri tarafından başka erkeklere satılanlar, kendileri için yapılan kavgalarda çığlık çığlığa ortada kalanlar ve daha niceleri. Kadınlar var olalı bu kadar aşağılanmamışlardır. Bu kadar alçalmamışlardır. Rabbim bu çarktan tüm bacılarımızı İslam’la kurtarsın. Bir yılbaşı gecesi içtiği haplar ve içkinin etkisiyle bir genç tam evimizin karşısında ağzından köpükler çıka çıka can verdi. İşin en kötü tarafı bu olaya benden başka kimse de üzülmedi. Herkes bir haber izler gibi izledikten sonra eğlencelerine kaldıkları yerden devam ettiler. O zaman modernitenin ne iğrenç bir şey olduğunu anlamıştım. Ve o günden itibaren tanıdığım Kurancıların aksine modernizmin sünnetçilikten daha mikrop olduğunu haykırmaya başladım.<br />
[6] ( 28:23-28 ) ayetleri arasında Hz. Musa’nın Medyen’de çalışan iki kız görmesi anlatılır. Bu kıssada kızların babaları yaşlıdır ve oğulda yoktur. Hz. Musa kızlardan birisini alınca kadınlar asıl yerleri olan yuvalarına dönmüşlerdir. İş ise Musa’ya (a.s.) kalmıştır.<br />
[7] Bu ayete utanmadan parantez açıp ALLAH’a itaat ederler şeklinde çevrilmesinin ilimle uzaktan yakından ilgisi yoktur.  Cümle kocalardan bahsederken, iyi kadınların itaatkar oldukları belirtiliyor. Doğal olarak kime itaat ettikleri de ortaya çıkıyor.<br />
[8] Kılıbıklara acıyorum. Hem bu dünyada hem de ahirette rahat yüzü görmeyecekler.<br />
[9] Ayette siyab (elbiseler) kelimesi geçer. Bazı müfessirler buradaki elbiselerin Cilbab bazıları ise başörtüsü olduğunu belirtmiştir. Ancak bu iki kelimenin kullanılmayıp genel bir kelimenin kullanılması ikisinin birden kastedildiğini gösterir. Yani evlenme ümidi kesilmiş teyzelerin normal elbiselerinin dışındaki tüm hanımlara artı bir şekilde emredilen iki elbiseyi de bırakmalarında bir sakınca yoktur. <br />
[10] İffetli davranmak yaşı geçmiş de olsa bu elbiseleri bırakmamaktır. <br />
[11] ALLAH doğuştan tüm çocuklara utanma duygusunu yerleştirmiştir. Ancak fıtrattan gelen bu özellik sonradan zalim ebeveynler tarafından tahrif edilir. Bunu görmek için kız olsun erkek olsun 3-4 yaşındaki bir çocuğun kendi ailesi dışındakilerden avret bölgelerini göstermek konusunda nasıl utandığını gözlemlemek yeterlidir. <br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com/islam/64-tesettur" target="_blank">http://www.hanifmurat.com/islam/64-tesettur</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ATALAR KÜLTÜ]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=404</link>
			<pubDate>Fri, 28 May 2010 03:58:42 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=404</guid>
			<description><![CDATA[ATALAR KÜLTÜ <br />
2:170 Onlara, ALLAH’ın indirdiğine tabi olun denildiğinde; “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız.” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve doğru yolda olamayan kimseler idiyseler? <br />
Sahabeyi ve Tabiini dinde delil olarak kabul edenler, bir bakıma atalarını hüccet olarak varsayıyorlar. Lakin mezhep kurucuları, kendi ata taassubunu kullanarak, kendi babalarından başkasına hak vermemiş gibi görünüyorlar. Çünkü ne Sünnilikte ne de Şiilikte “atalar” dinde hüküm koyucudur diye bir maddeye rastlamadık. <br />
Lakin uygulamada, özellikle savunma mekanizması olarak ataların güçlü bir şekilde işlevliğini gösterdiğini görürüz. Zaten hiçbir şey yapmadan dinini, mezhebini ve meşrebini olduğu gibi atalarından miras alan bir kimsenin, onları ve görüşlerini kutsal saymayacağını düşünmek ahmaklık olur. <br />
Klasik dini mezheplerin en büyük sorunsallarından birisi: “Neden biz?” sualidir. Çünkü tüm bu din ve mezhepler, yalnızca kendilerinin ne kadar günah işlerse işlesin cennete, diğer kampta olanlarınsa dünyalarca iyilik yaparlarsa bile cehenneme gideceğine inanırlar. Bu durum ise bulunduğu mezhebi hiçbir çaba sarf etmeden atalarından miras almış vicdan sahiplerini düşündürür. Çünkü kendisi de çok iyi bilmektedir ki, bu anlayışıyla Hindistan’da doğsa Hindu, İran’da Şii, İtalya’da Katolik, Rusya’da Ateist, Vietnam’da Budist, Amazon’da ise Animist olacaktı. Tabi ki şark kurnazı; “bu âlemin kerizi ben miyim?” diyerek ruhlar âlemi tezine düşünmeden balıklama atlamaktadır.  <br />
Oysaki o, vicdanının sesini birazcık daha dinlemiş olsaydı, ALLAH’ın adil olduğunu ve hepimizin Rabbi olduğunu kavrayabilecek ve hakikati miras olarak değil de kafa konforunu bozarak bileğinin hakkıyla kazanabileceğini fark edebilecekti.  <br />
31:21 Onlara, ALLAH’ın indirdiğine tabi olun denildiğinde: “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız.” derler. Ya şeytan onları alevli bir azaba çağırıyor idiyse.  <br />
Hanif mesajı tebliğ ettiğimiz mukallitlerin tamamından koro halinde: “Biz atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” cevabını alıyoruz. Tabi ki bu cevap, modern zamanlarda ortaya çıkmış, yalnızca bizim şahsımıza özgü değil, binlerce yıldır her davetçiye kavimlerinin vermiş olduğu yanıtın sadece Türkçesidir. Kuran, elçilerin ve davetçilerin hep aynı itiraza maruz kaldıklarını belirtir. Hz. Muhammet (asvs) de dâhil olmak üzere tüm çağrıcılar, aynı zihniyetle karşı karşıya kalmışlardır. Kuran tam 27 ayetinde direkt bu yaraya parmak basar. (2:170; 5:104; 6:148; 7:28; 7:70; 7:71; 7:172-173; 10:78; 11:62; 11:87; 11:109; 12:40; 14:10; 16:35;  21:53-54; 23:68; 26:76; 34:43; 37:69-70; 43:21-24; 53:23) Ataların, hiçbir zaman hakkın yegane adresi olamayacaklarını belirtir. Günümüzde bize karşı sahneye konulmuş oyun, sadece on binlerce yıldır gösterimde olan hak-batıl mücadelesinin bizlere izdüşümüdür.  <br />
Atalar kültünün asrımızda bile tercihe şayan olmasının arkasındaki psikoloji, körleşmiş ve akıl melekesini kaybetmiş şuursuz kitleleri harekete geçirerek, bir curcunayla hakkı karambola getirip, halkın işitmesinin bile önüne geçmektir. Ki bu sebeple, savunma mekanizmasında atalar kendi rağbet ettikleri dinsel metinlerin bile önüne çıkmıştır. Ancak daha sonra “ALLAH’a iftira atarak, ALLAH da bize böyle emretti.” denilerek atalar takdis edilmiş olur. <br />
7:28 Ahlaksız bir iş yaptıkları zaman: “Atalarımızı bunun üzerinde bulduk ve ALLAH da böyle emretti.” derler.  ALLAH hayâsızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri ALLAH’a mı yakıştırıyorsunuz? <br />
Bu şeytani cevabı yalnızca sıradan dinsel hurafelerde değil, en ahlaksız, en hayâsız uygulamalarda bile alırız. Örneğin bir Sünni’ye: “bu hülle[1&#93; ne iş? Bu apaçık ALLAH’a saygısızlık ve edepsizliktir.” dediğimizde, “Atalarımızdan böyle gördük. ALLAH da bize böyle emretti.” tümcesini cevap olarak alırız. Yine bir Şii’ye: “Sizin sürekli uyguladığınız bu muta[2&#93; tamamen zinadır. Bu sapık nikâhı kıyan mollanın da pezevenkten[3&#93; bir farkı yoktur.” diye haklı olarak çıkıştığımızda, aynen düşman kardeşi Sünni gibi yanıt verir.   <br />
Tahkiki imandan yoksun, taklidi bir şekilde atalarının yolundan gidenlerin tamamı yanlış yoldadır. Velev ki ataları doğrunun üzerinde bulunmuş olsalar bile. Çünkü ataları tarafından bulunmuş hakikat yalnızca onların hanesine işler. Şahsın inceleyip araştırmadan bu görüşlerin üzerine atlaması, atalarını dinde hüküm koyucu olarak kabul ettiği manasına gelir. Konu elbette çok uzun ve detaylıdır. Fakat biz mevzuyu çok veciz bir şekilde işleyen Kuran pasajına havale edeceğiz. Elbette ki aşağıdaki ayetler kör, sağır ve kalpsiz olmayan herkesi derinden titretecek ve kendisine getirecek niteliktedir. <br />
43:21 Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?<br />
43:22 “Hayır! Biz atalarımızı bir ümmet bulduk ve onların eserlerini izleyerek doğru yolu buluruz.” derler.<br />
43:23 İşte böyle! Senden önce hangi kente uyarıcı göndermişsek, oranın kodamanları: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve onların izleri peşi sıra gideceğiz.” demişlerdir. <br />
43:24 (Davetçi) “Eğer size atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusuyla gelmiş olsam da mı?” deyince, onlar: “Biz gönderildiğiniz mesajı inkâr ediyoruz.” dediler.<br />
________________________________________<br />
[1&#93; Hülle; ALLAH düşmanlarının, O’nun dinini ayağa düşürmek için uyguladıkları hile-i şeriyelerden yalnızca birisidir. Gelenekçilere göre, Kuran’da şahitler ve uzun prosedürler sonra gerçekleşebilen boşanma uygulaması, yalnızca kocanın ağzından çıkan bir söze bağlıdır. Erkek bir kez “boş ol” derse (isterse bu söz kaza eseri yahut kızgınlıkla çıkmış olsun) nikâh akdi düşer. Eğer üç kere “boş ol” derse, bu talak’ül selase olur ve üç kez evlenip boşanmış hükmüne geçilmiş olur. Bu durumda, çiftin yeniden birleşebilmesi için kadının başka birisiyle evlenmesi gerekir. (2:230) Ancak bu Kurani emri de sulandırmadan edemezler. Ve hülle adı verdikleri şeytani bir taktikle kâğıt üzerinde bir evlilik gerçekleştirirler. Oysaki Kuran’a göre evlilik cinsel birleşmeyle başlamaktadır. (2:236) Büyük bir zeka ve mizah dolu olan “Kemal Sunal” filmlerinden “süt kardeşler”  bu tezgahı çok güzel ve yerinde bir şekilde ti’ye almaktadır. <br />
[2&#93; Muta: Fahişeyle bile belirli bir zaman aralığında para karşılığı evcilik oyunudur. Şii mollalara göre bir saatlik bir muta bile yapılabilir. Muta; sadece fıkıh kitaplarında kalmış ve uygulama alanını yitirmiş bir terbiyesizlik değildir. Şiiler arasında oldukça yaygındır. Şam’ın “Seyyide Zeynep” bölgesinde Şii şeriatı okuyan ve belli bir hukukumuz olan talebelerin tamamı bir şekilde bu iğrençliği yapmaktadır.  Örneğin; geçenlerde sohbet ettiğimiz beş İran Azerisi genç, ballandıra ballandıra yaptıkları mutayı anlattılar. Bu zındık Rafızîler, aynı kadınla yarım saatlik muta için anlaşmış ve hepsi sırayla bu utanmazlığı hayata geçirmişler. Misalden de görüleceği üzere muta yalnızca avam tabakasının değil, molla adayı şeriat öğrencilerinin bile sıklıkla başvurdukları bir yöntemdir. Ülkemizdeki Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk gibi modernist din adamlarının da savunduğu mutanın apaçık zina olduğunu ispatlamaya gerek bile duymuyoruz. Bu ahlaksızlık karşısında Şii ve modernistleri kamçılayan ise Sünnilerin mutayı Kuran veya Resulullah değil de Ömer yasakladı söylemleridir. Müslim, sahih-i Müslim, nikah, hadis no:16<br />
[3&#93; Aslında Sünni nikâhın da Şia mutasından pek bir farkı yoktur. Benzer olguyu Şiiler yalnızca pervasızca dile getirmekteler. Geçenlerde okulda Azerbaycanlı Şii bir elemana tebliğ yapıyordum. Konu şianın saçmalıkları idi. Elbette ki bunlar arasında muta da vardı. Derken aynı masada oturduğumuz Türkiye’de imamlık yapan arkadaş mağrur bir edayla Şii’ye saldırmaya başladı. Hasba benim taşımla benim kuşumu vurmaya çalıştı. Hemen olaya müdahale ederek sünnetçiye hitaben; “şimdi yoldan bir kız tavlasam ve nikâh yapsam hatta nikâhımı da sen kıysan bu caiz midir?” dedim. “Evet” dedi.  Ve yarın da üç kere boş ol diyerek onu boşasam, boşanmış olur muyum? Diye sordum. Evet dedi.” O zaman bunun mutadan yahut zinadan ne farkı vardır?” deyince; utanıp kafasını eğdi.  Maalesef “imam nikâhı” adı altında ALLAH’ı kandırmaya çabalayarak zina eden pek çok dindar dinsiz mevcuttur.  Kuran’a göre boşanma uzunca prosedürleri olan bir vakıadır. Bu konuya burada değinmeyeceğiz. <br />
Hanif Murat ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH INDIR” adlı kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATALAR KÜLTÜ <br />
2:170 Onlara, ALLAH’ın indirdiğine tabi olun denildiğinde; “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız.” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve doğru yolda olamayan kimseler idiyseler? <br />
Sahabeyi ve Tabiini dinde delil olarak kabul edenler, bir bakıma atalarını hüccet olarak varsayıyorlar. Lakin mezhep kurucuları, kendi ata taassubunu kullanarak, kendi babalarından başkasına hak vermemiş gibi görünüyorlar. Çünkü ne Sünnilikte ne de Şiilikte “atalar” dinde hüküm koyucudur diye bir maddeye rastlamadık. <br />
Lakin uygulamada, özellikle savunma mekanizması olarak ataların güçlü bir şekilde işlevliğini gösterdiğini görürüz. Zaten hiçbir şey yapmadan dinini, mezhebini ve meşrebini olduğu gibi atalarından miras alan bir kimsenin, onları ve görüşlerini kutsal saymayacağını düşünmek ahmaklık olur. <br />
Klasik dini mezheplerin en büyük sorunsallarından birisi: “Neden biz?” sualidir. Çünkü tüm bu din ve mezhepler, yalnızca kendilerinin ne kadar günah işlerse işlesin cennete, diğer kampta olanlarınsa dünyalarca iyilik yaparlarsa bile cehenneme gideceğine inanırlar. Bu durum ise bulunduğu mezhebi hiçbir çaba sarf etmeden atalarından miras almış vicdan sahiplerini düşündürür. Çünkü kendisi de çok iyi bilmektedir ki, bu anlayışıyla Hindistan’da doğsa Hindu, İran’da Şii, İtalya’da Katolik, Rusya’da Ateist, Vietnam’da Budist, Amazon’da ise Animist olacaktı. Tabi ki şark kurnazı; “bu âlemin kerizi ben miyim?” diyerek ruhlar âlemi tezine düşünmeden balıklama atlamaktadır.  <br />
Oysaki o, vicdanının sesini birazcık daha dinlemiş olsaydı, ALLAH’ın adil olduğunu ve hepimizin Rabbi olduğunu kavrayabilecek ve hakikati miras olarak değil de kafa konforunu bozarak bileğinin hakkıyla kazanabileceğini fark edebilecekti.  <br />
31:21 Onlara, ALLAH’ın indirdiğine tabi olun denildiğinde: “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız.” derler. Ya şeytan onları alevli bir azaba çağırıyor idiyse.  <br />
Hanif mesajı tebliğ ettiğimiz mukallitlerin tamamından koro halinde: “Biz atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” cevabını alıyoruz. Tabi ki bu cevap, modern zamanlarda ortaya çıkmış, yalnızca bizim şahsımıza özgü değil, binlerce yıldır her davetçiye kavimlerinin vermiş olduğu yanıtın sadece Türkçesidir. Kuran, elçilerin ve davetçilerin hep aynı itiraza maruz kaldıklarını belirtir. Hz. Muhammet (asvs) de dâhil olmak üzere tüm çağrıcılar, aynı zihniyetle karşı karşıya kalmışlardır. Kuran tam 27 ayetinde direkt bu yaraya parmak basar. (2:170; 5:104; 6:148; 7:28; 7:70; 7:71; 7:172-173; 10:78; 11:62; 11:87; 11:109; 12:40; 14:10; 16:35;  21:53-54; 23:68; 26:76; 34:43; 37:69-70; 43:21-24; 53:23) Ataların, hiçbir zaman hakkın yegane adresi olamayacaklarını belirtir. Günümüzde bize karşı sahneye konulmuş oyun, sadece on binlerce yıldır gösterimde olan hak-batıl mücadelesinin bizlere izdüşümüdür.  <br />
Atalar kültünün asrımızda bile tercihe şayan olmasının arkasındaki psikoloji, körleşmiş ve akıl melekesini kaybetmiş şuursuz kitleleri harekete geçirerek, bir curcunayla hakkı karambola getirip, halkın işitmesinin bile önüne geçmektir. Ki bu sebeple, savunma mekanizmasında atalar kendi rağbet ettikleri dinsel metinlerin bile önüne çıkmıştır. Ancak daha sonra “ALLAH’a iftira atarak, ALLAH da bize böyle emretti.” denilerek atalar takdis edilmiş olur. <br />
7:28 Ahlaksız bir iş yaptıkları zaman: “Atalarımızı bunun üzerinde bulduk ve ALLAH da böyle emretti.” derler.  ALLAH hayâsızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri ALLAH’a mı yakıştırıyorsunuz? <br />
Bu şeytani cevabı yalnızca sıradan dinsel hurafelerde değil, en ahlaksız, en hayâsız uygulamalarda bile alırız. Örneğin bir Sünni’ye: “bu hülle[1] ne iş? Bu apaçık ALLAH’a saygısızlık ve edepsizliktir.” dediğimizde, “Atalarımızdan böyle gördük. ALLAH da bize böyle emretti.” tümcesini cevap olarak alırız. Yine bir Şii’ye: “Sizin sürekli uyguladığınız bu muta[2] tamamen zinadır. Bu sapık nikâhı kıyan mollanın da pezevenkten[3] bir farkı yoktur.” diye haklı olarak çıkıştığımızda, aynen düşman kardeşi Sünni gibi yanıt verir.   <br />
Tahkiki imandan yoksun, taklidi bir şekilde atalarının yolundan gidenlerin tamamı yanlış yoldadır. Velev ki ataları doğrunun üzerinde bulunmuş olsalar bile. Çünkü ataları tarafından bulunmuş hakikat yalnızca onların hanesine işler. Şahsın inceleyip araştırmadan bu görüşlerin üzerine atlaması, atalarını dinde hüküm koyucu olarak kabul ettiği manasına gelir. Konu elbette çok uzun ve detaylıdır. Fakat biz mevzuyu çok veciz bir şekilde işleyen Kuran pasajına havale edeceğiz. Elbette ki aşağıdaki ayetler kör, sağır ve kalpsiz olmayan herkesi derinden titretecek ve kendisine getirecek niteliktedir. <br />
43:21 Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?<br />
43:22 “Hayır! Biz atalarımızı bir ümmet bulduk ve onların eserlerini izleyerek doğru yolu buluruz.” derler.<br />
43:23 İşte böyle! Senden önce hangi kente uyarıcı göndermişsek, oranın kodamanları: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve onların izleri peşi sıra gideceğiz.” demişlerdir. <br />
43:24 (Davetçi) “Eğer size atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusuyla gelmiş olsam da mı?” deyince, onlar: “Biz gönderildiğiniz mesajı inkâr ediyoruz.” dediler.<br />
________________________________________<br />
[1] Hülle; ALLAH düşmanlarının, O’nun dinini ayağa düşürmek için uyguladıkları hile-i şeriyelerden yalnızca birisidir. Gelenekçilere göre, Kuran’da şahitler ve uzun prosedürler sonra gerçekleşebilen boşanma uygulaması, yalnızca kocanın ağzından çıkan bir söze bağlıdır. Erkek bir kez “boş ol” derse (isterse bu söz kaza eseri yahut kızgınlıkla çıkmış olsun) nikâh akdi düşer. Eğer üç kere “boş ol” derse, bu talak’ül selase olur ve üç kez evlenip boşanmış hükmüne geçilmiş olur. Bu durumda, çiftin yeniden birleşebilmesi için kadının başka birisiyle evlenmesi gerekir. (2:230) Ancak bu Kurani emri de sulandırmadan edemezler. Ve hülle adı verdikleri şeytani bir taktikle kâğıt üzerinde bir evlilik gerçekleştirirler. Oysaki Kuran’a göre evlilik cinsel birleşmeyle başlamaktadır. (2:236) Büyük bir zeka ve mizah dolu olan “Kemal Sunal” filmlerinden “süt kardeşler”  bu tezgahı çok güzel ve yerinde bir şekilde ti’ye almaktadır. <br />
[2] Muta: Fahişeyle bile belirli bir zaman aralığında para karşılığı evcilik oyunudur. Şii mollalara göre bir saatlik bir muta bile yapılabilir. Muta; sadece fıkıh kitaplarında kalmış ve uygulama alanını yitirmiş bir terbiyesizlik değildir. Şiiler arasında oldukça yaygındır. Şam’ın “Seyyide Zeynep” bölgesinde Şii şeriatı okuyan ve belli bir hukukumuz olan talebelerin tamamı bir şekilde bu iğrençliği yapmaktadır.  Örneğin; geçenlerde sohbet ettiğimiz beş İran Azerisi genç, ballandıra ballandıra yaptıkları mutayı anlattılar. Bu zındık Rafızîler, aynı kadınla yarım saatlik muta için anlaşmış ve hepsi sırayla bu utanmazlığı hayata geçirmişler. Misalden de görüleceği üzere muta yalnızca avam tabakasının değil, molla adayı şeriat öğrencilerinin bile sıklıkla başvurdukları bir yöntemdir. Ülkemizdeki Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk gibi modernist din adamlarının da savunduğu mutanın apaçık zina olduğunu ispatlamaya gerek bile duymuyoruz. Bu ahlaksızlık karşısında Şii ve modernistleri kamçılayan ise Sünnilerin mutayı Kuran veya Resulullah değil de Ömer yasakladı söylemleridir. Müslim, sahih-i Müslim, nikah, hadis no:16<br />
[3] Aslında Sünni nikâhın da Şia mutasından pek bir farkı yoktur. Benzer olguyu Şiiler yalnızca pervasızca dile getirmekteler. Geçenlerde okulda Azerbaycanlı Şii bir elemana tebliğ yapıyordum. Konu şianın saçmalıkları idi. Elbette ki bunlar arasında muta da vardı. Derken aynı masada oturduğumuz Türkiye’de imamlık yapan arkadaş mağrur bir edayla Şii’ye saldırmaya başladı. Hasba benim taşımla benim kuşumu vurmaya çalıştı. Hemen olaya müdahale ederek sünnetçiye hitaben; “şimdi yoldan bir kız tavlasam ve nikâh yapsam hatta nikâhımı da sen kıysan bu caiz midir?” dedim. “Evet” dedi.  Ve yarın da üç kere boş ol diyerek onu boşasam, boşanmış olur muyum? Diye sordum. Evet dedi.” O zaman bunun mutadan yahut zinadan ne farkı vardır?” deyince; utanıp kafasını eğdi.  Maalesef “imam nikâhı” adı altında ALLAH’ı kandırmaya çabalayarak zina eden pek çok dindar dinsiz mevcuttur.  Kuran’a göre boşanma uzunca prosedürleri olan bir vakıadır. Bu konuya burada değinmeyeceğiz. <br />
Hanif Murat ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH INDIR” adlı kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PEYGAMBERLERİN MİSYONU]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=403</link>
			<pubDate>Thu, 27 May 2010 04:42:08 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=403</guid>
			<description><![CDATA[PEYGAMBERLERİN MİSYONU <br />
Hadis, sünnet ve birazdan değineceğimiz mefhumların tam manasıyla kavranabilmeleri için, Kuran’ın ön gördüğü peygamberlerin misyonlarına göz atmamız elzemdir. Bu vesileyle hem murad-ı ilahiyi kavramış oluruz hem de ortaya çıkması muhtemel kargaşanın önünü alabiliriz.  <br />
Peygamberler, günümüzde türemiş modernist Kurancıların, ileri sürdükleri gibi postacı değildirler. Postacı; iletmekle yükümlü olduğu mektubu açma kudretinden bile yoksundur. Sadece bir ara kablo görevi görür.[1&#93;  Peygamberimiz ise önce mektubu kendisi almış ve bizzat bu mektuptan sorgulanacağı üzere (43:44) onunla amel etmiştir. Ve o yalnızca kendisine vahyedilene tabi olmuştur. Tebliğ ettiği mektupta ise muhatabın mektubu getirene itaat edeceği yazılıydı.  <br />
7:203 Onlara bir mucize[2&#93; getirmediğin zaman: “Hokkabazlıkla onu göstereydin ya (!)[3&#93;” dediler. De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu, (Kuran) Rabbinizden basiretlerdir. (gören gözlere mucize) Ve inanacak bir toplum için kılavuz ve rahmettir.  <br />
ALLAH’ın elçi göndermekteki asıl hedefi; insanların sadece vahiyle tanışmaları değil bir imam etrafında örgütlenip kokuşmuş sistemlerine karşı bir devrim gerçekleştirmeleridir. Bu sebeple, ALLAH’ın tüm elçileri kendilerine itaat edilsinler diye gönderilmiştir.[4&#93; (4:64; 26:108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179) Bu itaat, İslam tarihinde iki şekilde icra edilmiştir. Birincisi, Hz Muhammet, Hz. İbrahim, Hz, Davut, Hz Musa, Hz. Süleyman… gibi tüm erkleri peygamberin bizzat elinde bulundurmasıyla, ikincisi ise; (2:246-248) ayetlerinde anlatıldığı gibi peygamberin bir kral atamasıyla gerçekleşmiştir. İki durumda da peygambere itaat kaçınılmazdır. Şayet peygamberimiz zamanında birisinin çıkıp da “Muhammet ben senin peygamber olduğuna, Kuran’ın ALLAH tarafından indirildiğine inanıyorum. Fakat sana dünya işlerinde itaat etmiyorum.” derse onun imanı sübut bulmamış olur. Çünkü inandığını iddia ettiği o Kuran, zaten elçiye itaat etmesi gerektiğini belirtiyor.  <br />
“Elçiye itaat edin” ayetlerinin tamamının (3:32,132; 5:92; 8:1,20,46; 24:54; 33:33; 47:33; 58:13; 64:12)  Medine’de devlet olduktan sonra indirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu, özellikle devlet olunduktan sonra elçinin karar alma mekanizmasının boyutlarının gelişimiyle beraber, itaat emrinin daha da önem kazandığını ve yaygınlaştığını göstermektedir. <br />
60:12 Ey peygamber! Mümin kadınlar biat [5&#93; için sana geldiklerinde: ALLAH’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, gayri meşru veletleri kocalarına dayandırmamaları [6&#93; ve doğru işlerinde sana isyan etmemeleri üzere biatlerini al. Onlar için bağışlanma dile. Çünkü ALLAH bağışlayıcı ve şefkatlidir.  <br />
İtaatin kapsamının, peygamberin yaptığı doğru işlerle sınırlı olduğu Kurani bir emirdir.      (60:12) Bazı softalar: “Peygamberin yanlış işi mi olur?” diyeceklerdir. Eğer kişi, Peygamberi olağanüstü vasıflara sahip bir Süpermen gibi telakki etmiyorsa, onun da bizim gibi bir insan olduğunu, beşerin de şaşar olacağını görmesi hiç de zor değildir. Bizzat Kuran’da, hem peygamberimizin (80:1-10; 8:67; 9:43) hem de diğer nebilerin (22:52; 9:113-114; 37:139-144; 68:48; 28:15-17; 12:23-24; 38:21-25; 28:31-32) birçok hatası zikredilir. Ayrıca dünya işlerinde; bilgi eksikliğinden, tecrübesizliğinden, kişisel zaaflarından birçok yanlış kararlar alınması muhtemeldir. Şayet böyle olmasaydı, (3:159) ayetinde belirtildiği gibi işlerin karara bağlanması hususunda peygamberin müminlere danışması gerektiğinin emredilmesi saçmalık olurdu. Ancak bu danışma sadece fikir edinme babındadır. Son karar peygamberindir. Müminlerin, bu son karara kayıtsız şartsız itaat etmeleri farzdır.  <br />
3:159 ALLAH’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer totaliter ve diktatör ruhlu olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi. Onları affet. Onlar için bağışlanma dile. İş hususunda onlara danış. Eğer son kararı verdin mi ALLAH’a dayanıp güven. ALLAH tevekkül edenleri sever.  <br />
Buraya kadarki kısımda peygamberin sağlığındaki siyasi misyonunu sıraladık. Acaba peygamber, Hakk’ın rahmetine kavuştuktan sonra bu siyasi erk nasıl icra edilecektir? İslam kargaşa dini, anarşi dini değildir. Tüm insanlığa, hem dünya da hem de ahirette mutluluğu vaat eder. Bu amacı gerçekleştirebilmek için müminlerin, her zaman bir imam/halife önderliğinde örgütlü bir şekilde mücadele vermeleri gerekmektedir. Emevilerin hilafeti saltanata dönüştürdükleri zamana değin ki dört halife devri buna en güzel örnektir. Yani itaat edilmesi farziyeti, elçiden onun misyonunu takip eden halifelere sirayet etmiştir. Zaten (4:59) ayetinde: “Sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” buyruğu, bu ifadelerimi teyit etmektedir. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1&#93; Bu söylediklerimize postacılar alınmasınlar. Ancak şunu da bilsinler ki yaptıkları iş ne kadar önemli olsa da ALLAH’ın elçisi ile meslektaş değillerdi.<br />
[2&#93; Metinde ayet kelimesi geçmektedir. Ayet: işaret, delil, kanıt ve mucize anlamındadır. Kuran’ın her tümcesi bu özellikleri taşıdığı için bu şekilde isimlendirilmiştir. Lakin dilimizde ayet kelimesi, sadece Kuran’ın cümlelerini tanımlamak için kullanılır. Bu ve benzeri ayetleri piyasadaki meallerin çoğu gibi ayet olarak çevirmek anlam kargaşasına sebep olur. Örneğin “onlara bir ayet getirmediğin zaman” cümlesi saçmadır. Çünkü Kuran sürekli inmekte ve efendimiz onlara onlarca ayet getirmekteydi. Burada kastedilen bir mucize isteğidir. Müşrikler hep peygamberimizden sıra dışı mucizeler istemişler lakin cevap olarak: “Mucize olarak Kuran yetmez mi?” cevabını almışlardır. (29:50-51)<br />
[3&#93; Lafzen: “Derleyip toparlasaydın ya” Burada müşriklerin mucize getirmeyen peygamberi ti’ye aldıklarını görüyoruz.  Yani madem mucizen yok, bari hokkabazlıkla, el çabukluğuyla bir şeyler ortaya koy diyorlar. Çevirimiz ve parantez içi ünlem işaretimiz tamamen manayı dilimize yansıtma çabası gütmektedir. <br />
[4&#93; Elçiye itaatten kastın hadislere ve diğer şeylere değil yalnızca vahye (Kuran’a) olması gerektiğine dair “Kuran’a karşı Kuran” adlı bir çalışma yaptık. İnşallah bu ve benzeri ayetlerin gerçek izdüşümünü orada bulacaksınız.<br />
[5&#93; Modern (!) batı, kadınlara seçme hakkını geçtiğimiz yüz yılda vermiştir. İslam ise 1400 yıl önce bu hakkı onlara tanımıştı. <br />
[6&#93; Lafzen: “Elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri” Bu deyim, Arapçada evliyken başka bir adamla zina edip çocuğu kocasının nesebine yazdırmaya dalalet eder. Her dilin kendisine özgü bir deyim kültürü vardır. Kuran’daki bu tarz deyimleri moda mod çevirmek kargaşaya sebep olmaktadır. Ya aynı manayı veren Türkçedeki bir deyim ikame edilmeli yahut estetik kaygı gütmeden mana uzunda olsa cümlelerle verilmelidir.<br />
<br />
Hanif Murat ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH INDIR” isimli kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[PEYGAMBERLERİN MİSYONU <br />
Hadis, sünnet ve birazdan değineceğimiz mefhumların tam manasıyla kavranabilmeleri için, Kuran’ın ön gördüğü peygamberlerin misyonlarına göz atmamız elzemdir. Bu vesileyle hem murad-ı ilahiyi kavramış oluruz hem de ortaya çıkması muhtemel kargaşanın önünü alabiliriz.  <br />
Peygamberler, günümüzde türemiş modernist Kurancıların, ileri sürdükleri gibi postacı değildirler. Postacı; iletmekle yükümlü olduğu mektubu açma kudretinden bile yoksundur. Sadece bir ara kablo görevi görür.[1]  Peygamberimiz ise önce mektubu kendisi almış ve bizzat bu mektuptan sorgulanacağı üzere (43:44) onunla amel etmiştir. Ve o yalnızca kendisine vahyedilene tabi olmuştur. Tebliğ ettiği mektupta ise muhatabın mektubu getirene itaat edeceği yazılıydı.  <br />
7:203 Onlara bir mucize[2] getirmediğin zaman: “Hokkabazlıkla onu göstereydin ya (!)[3]” dediler. De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu, (Kuran) Rabbinizden basiretlerdir. (gören gözlere mucize) Ve inanacak bir toplum için kılavuz ve rahmettir.  <br />
ALLAH’ın elçi göndermekteki asıl hedefi; insanların sadece vahiyle tanışmaları değil bir imam etrafında örgütlenip kokuşmuş sistemlerine karşı bir devrim gerçekleştirmeleridir. Bu sebeple, ALLAH’ın tüm elçileri kendilerine itaat edilsinler diye gönderilmiştir.[4] (4:64; 26:108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179) Bu itaat, İslam tarihinde iki şekilde icra edilmiştir. Birincisi, Hz Muhammet, Hz. İbrahim, Hz, Davut, Hz Musa, Hz. Süleyman… gibi tüm erkleri peygamberin bizzat elinde bulundurmasıyla, ikincisi ise; (2:246-248) ayetlerinde anlatıldığı gibi peygamberin bir kral atamasıyla gerçekleşmiştir. İki durumda da peygambere itaat kaçınılmazdır. Şayet peygamberimiz zamanında birisinin çıkıp da “Muhammet ben senin peygamber olduğuna, Kuran’ın ALLAH tarafından indirildiğine inanıyorum. Fakat sana dünya işlerinde itaat etmiyorum.” derse onun imanı sübut bulmamış olur. Çünkü inandığını iddia ettiği o Kuran, zaten elçiye itaat etmesi gerektiğini belirtiyor.  <br />
“Elçiye itaat edin” ayetlerinin tamamının (3:32,132; 5:92; 8:1,20,46; 24:54; 33:33; 47:33; 58:13; 64:12)  Medine’de devlet olduktan sonra indirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu, özellikle devlet olunduktan sonra elçinin karar alma mekanizmasının boyutlarının gelişimiyle beraber, itaat emrinin daha da önem kazandığını ve yaygınlaştığını göstermektedir. <br />
60:12 Ey peygamber! Mümin kadınlar biat [5] için sana geldiklerinde: ALLAH’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, gayri meşru veletleri kocalarına dayandırmamaları [6] ve doğru işlerinde sana isyan etmemeleri üzere biatlerini al. Onlar için bağışlanma dile. Çünkü ALLAH bağışlayıcı ve şefkatlidir.  <br />
İtaatin kapsamının, peygamberin yaptığı doğru işlerle sınırlı olduğu Kurani bir emirdir.      (60:12) Bazı softalar: “Peygamberin yanlış işi mi olur?” diyeceklerdir. Eğer kişi, Peygamberi olağanüstü vasıflara sahip bir Süpermen gibi telakki etmiyorsa, onun da bizim gibi bir insan olduğunu, beşerin de şaşar olacağını görmesi hiç de zor değildir. Bizzat Kuran’da, hem peygamberimizin (80:1-10; 8:67; 9:43) hem de diğer nebilerin (22:52; 9:113-114; 37:139-144; 68:48; 28:15-17; 12:23-24; 38:21-25; 28:31-32) birçok hatası zikredilir. Ayrıca dünya işlerinde; bilgi eksikliğinden, tecrübesizliğinden, kişisel zaaflarından birçok yanlış kararlar alınması muhtemeldir. Şayet böyle olmasaydı, (3:159) ayetinde belirtildiği gibi işlerin karara bağlanması hususunda peygamberin müminlere danışması gerektiğinin emredilmesi saçmalık olurdu. Ancak bu danışma sadece fikir edinme babındadır. Son karar peygamberindir. Müminlerin, bu son karara kayıtsız şartsız itaat etmeleri farzdır.  <br />
3:159 ALLAH’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer totaliter ve diktatör ruhlu olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi. Onları affet. Onlar için bağışlanma dile. İş hususunda onlara danış. Eğer son kararı verdin mi ALLAH’a dayanıp güven. ALLAH tevekkül edenleri sever.  <br />
Buraya kadarki kısımda peygamberin sağlığındaki siyasi misyonunu sıraladık. Acaba peygamber, Hakk’ın rahmetine kavuştuktan sonra bu siyasi erk nasıl icra edilecektir? İslam kargaşa dini, anarşi dini değildir. Tüm insanlığa, hem dünya da hem de ahirette mutluluğu vaat eder. Bu amacı gerçekleştirebilmek için müminlerin, her zaman bir imam/halife önderliğinde örgütlü bir şekilde mücadele vermeleri gerekmektedir. Emevilerin hilafeti saltanata dönüştürdükleri zamana değin ki dört halife devri buna en güzel örnektir. Yani itaat edilmesi farziyeti, elçiden onun misyonunu takip eden halifelere sirayet etmiştir. Zaten (4:59) ayetinde: “Sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” buyruğu, bu ifadelerimi teyit etmektedir. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1] Bu söylediklerimize postacılar alınmasınlar. Ancak şunu da bilsinler ki yaptıkları iş ne kadar önemli olsa da ALLAH’ın elçisi ile meslektaş değillerdi.<br />
[2] Metinde ayet kelimesi geçmektedir. Ayet: işaret, delil, kanıt ve mucize anlamındadır. Kuran’ın her tümcesi bu özellikleri taşıdığı için bu şekilde isimlendirilmiştir. Lakin dilimizde ayet kelimesi, sadece Kuran’ın cümlelerini tanımlamak için kullanılır. Bu ve benzeri ayetleri piyasadaki meallerin çoğu gibi ayet olarak çevirmek anlam kargaşasına sebep olur. Örneğin “onlara bir ayet getirmediğin zaman” cümlesi saçmadır. Çünkü Kuran sürekli inmekte ve efendimiz onlara onlarca ayet getirmekteydi. Burada kastedilen bir mucize isteğidir. Müşrikler hep peygamberimizden sıra dışı mucizeler istemişler lakin cevap olarak: “Mucize olarak Kuran yetmez mi?” cevabını almışlardır. (29:50-51)<br />
[3] Lafzen: “Derleyip toparlasaydın ya” Burada müşriklerin mucize getirmeyen peygamberi ti’ye aldıklarını görüyoruz.  Yani madem mucizen yok, bari hokkabazlıkla, el çabukluğuyla bir şeyler ortaya koy diyorlar. Çevirimiz ve parantez içi ünlem işaretimiz tamamen manayı dilimize yansıtma çabası gütmektedir. <br />
[4] Elçiye itaatten kastın hadislere ve diğer şeylere değil yalnızca vahye (Kuran’a) olması gerektiğine dair “Kuran’a karşı Kuran” adlı bir çalışma yaptık. İnşallah bu ve benzeri ayetlerin gerçek izdüşümünü orada bulacaksınız.<br />
[5] Modern (!) batı, kadınlara seçme hakkını geçtiğimiz yüz yılda vermiştir. İslam ise 1400 yıl önce bu hakkı onlara tanımıştı. <br />
[6] Lafzen: “Elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri” Bu deyim, Arapçada evliyken başka bir adamla zina edip çocuğu kocasının nesebine yazdırmaya dalalet eder. Her dilin kendisine özgü bir deyim kültürü vardır. Kuran’daki bu tarz deyimleri moda mod çevirmek kargaşaya sebep olmaktadır. Ya aynı manayı veren Türkçedeki bir deyim ikame edilmeli yahut estetik kaygı gütmeden mana uzunda olsa cümlelerle verilmelidir.<br />
<br />
Hanif Murat ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH INDIR” isimli kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mevlana Halid-i Bağdadi]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=402</link>
			<pubDate>Mon, 24 May 2010 04:25:32 -0700</pubDate>
			<dc:creator>tanermhr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=402</guid>
			<description><![CDATA[“MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ” KİMDİR? <br />
<br />
Mevlana Halid-i Bağdadi, 1770-1827 yılları arasında Bağdat’ta yaşamış ve Kadiri dergahında eğitim görmüş bir Mevlevi’dir. Bağdadi, “Abdülkadir Geylani”nin el verdiği bir kimse olarak da bilinmektedir. Bu özelliği ile Halidilik ve Geylanilik, Müslümanlık’ta birbiriyle bağıntılı bir tarikat gibi görünmüştür. Ancak, daha sonra, Hazreti Hızır’dan ders aldığını ve onunla “Alemleri, ilahi katları birlikte gezerek öğrendiğini” bildiren Bağdadi, bir tarikat olmayan, ancak bir bilim ve sevgi birliği olarak tanımlanabilecek “Halidi Öğretisi” ile Geylanilik’ten ayrılmıştır. <br />
Bağdadi ve Halidilik tarikatı ile ilgili olarak dilimizde yayınlanmış olan üç eser biliyoruz:                                                Bunlar, “Halidiye Risalesi”, “Mecd-i Talid” (Büyük Doğuş) ve “Şemsü’s Şümus” (Güneşler Güneşi) isimli eserlerdir (K43). Yakup Çiçek tarafından dilimize çevrilen bu eserlerde, Bağdadi’nin doğum tarihi, Hicri 1190 (Miladi 1776) ve Hicri 1193 (Miladi 1779) olarak verilmiştir. Ölüm tarihi ise, Hicri 1242 (Miladi 1827) dir. Bağdadi’nin yaşam öyküsünü, söz konusu eserlerden aktararak kısaca sunuyoruz: <br />
Bağdadi, Irak’ta, Süleymaniye’ye sekiz kilometre uzaklıktaki Karadağ kasabasında doğmuş ve orada büyümüştür. Zamanın ünlü hoca ve alimlerinden eğitim görmüş, Arapça ve Farsça nazım ve nesirdeki üstünlüğü ile en önde gelen belagat alimleri seviyesine yükselmiştir. Daha sonra, eğitimi için uzak yerlere giderek, oralarda ilmini daha yüksek mertebelere çıkarmıştır. <br />
Bağdadi, tanınan ve takdir edilen ilmi kişiliğinin yanısıra, üstün ahlak ve “takva”sı ile de her zaman dikkati çeken bir özelliğe sahipti. “Ledunni” (kaynağı Kur’an’da gizli) bilimlere son derece vakıf olup, bu konularda o zamanın ileri gelen üstadlarından da daha ileri bir derecede bulunmaktaydı. Üstün bir zekaya, güçlü bir hafızaya ve derin bir anlayışa sahipti. Bununla birlikte, hocalarına karşı kendini küçük ve aciz gösterir; bildiği halde bilmeyen bir kimse gibi davranırdı. Bu, bir anlamda, yaptığı hayrı, iyiliği duyurmak istemeyen; ancak, yaptığı menfi bir hareketi de gizlemeye çalışmayan kimse anlamına gelen “Melami” davranışıydı. Herkes tarafından sevilen, pek sabırlı, kanaatkar ve pek muhterem bir kişiydi. Daima ruhani bir cezbe, ağlama ve tefekkür halinde bulunan Bağdadi Hazretleri, manen kemale ermiş üstün bir kişiliğe sahipti. <br />
Bağdadi’nin, Hicri 1220 yılında Medine-i Münevvere’yi ziyareti sırasında başından geçen ilginç bir olayı kendi ağzından dinleyelim: <br />
“Medine-i Münevvere’de, “salih”lerden biri ile karşılaşıp, özellikle irşadım konusunda faydalanmak istiyordum. Bir gün, Yemenli, “istikamet sahibi”, alim ve amil bir zatla karşılaştım. Hiç bir şey bilmeyen bir kişinin, büyük bir alimden nasihat istemesindeki tavrını takınarak, bana öğüt vermesini talep ettim. Bir çok nasihatte bulundu ve sonunda şöyle dedi: “Mekke-i Mükerreme’de, zahiri görünüşü şeriata ters düşse bile, gördüğün her şeye hemen karşı çıkmaya kalkışma”. Mekke-i Mükerreme’ye vardığımda, bir cuma günü, bir deve kurban eden kişinin eciri kadar sevaba nail olmak için, Mescid-i Haram’a erkenden geldim. Kabe’ye karşı oturup “Delail” okumaya başladım. Bu sırada, siyah sakallı, gösterişsiz, basit bir kıyafet giymiş bir adamın geldiğini ve sırtını Kabe’nin duvarına dayayıp, yüzünü bana çevirdiğini gördüm. İçimden, “Bu adam Kabe’ye karşı edep dışı davranıyor” diye düşündüm. Bu düşüncemin akabinde, o adam bana şunları söyledi: “Be adam! Sen bilmiyormusun, Allah katında mümine hürmet, Kabe’ye hürmetten daha üstündür. Tutup da, benim Kabe’ye sırtımı dönüp, yüzümü sana çevirmeme itiraz ediyorsun. Hem sen Medine’de yapılan nasihati ne çabuk unuttun”. Bu sözler üzerine, onun kesinlikle büyük bir “veli” olduğunu anladım ve hemen ellerine kapandım. Özür dileyerek beni irşad etmesini istedim. O da, “Senin irşadın bu diyarda değildir” deyip, eliyle Hindistan tarafını işaret etti. “Sana bu yönden işaret gelecektir ve irşadın orada olacaktır” diyerek sözünü tamamladı.”<br />
Bağdadi, bu olaydan dört yıl sonra, Hicri 1224 yılında Hindistan’ın Cihanabad şehrine giderek, orada Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri’nin mürşidliğinde Nakşibendi tarikatının eğitimine girer. Orada bir yıl kadar kaldıktan sonra, Şeyh Hazretleri, ona, “velayeti ikmal ettiğini”, dirayet ve tam bir vukufla “sülukunu” tamamladığını bildirir ve “irşad icazeti” verir. Hilafetin en üst derecesi olan “Hilafet-i Temme” ile onu beş tarikatta halife yapar. Bu tarikatlar, Nakşibendi, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti’dir. Dönüşünde, Şeyh Hazretleri onunla birlikte yedi kilometre yürüyerek Bağdadi’yi yolcu eder. Bağdadi, seyahat ettiği beş gün süresince, yemez, içmez; vaktini sadece ibadet ve zikirle geçirir. Beşinci gün, Şiraz yakınlarındaki bir limandan İsfahan’a geçer. Uğradığı her yerde, insanları hidayete davet eder. Hemedan ve Semedüc’e gelir. Senedüc’de kaldığı süre içinde, matematik, geometri, astronomi ve coğrafya tahsil eder. Hicri 1226’da, nihayet Süleymaniye’ye ulaşır. Bundan iki yıl sonra, Hicri 1228 yılında Bağdat’a yerleşen Bağdadi, burada on yıl kadar kaldıktan sonra, Hicri 1238 yılında, müridleri, “etraf-ı iyali” ve halifeleriyle birlikte Şam’a yerleşir. Kaldığı her yerde, kalabalık insan gruplarının izdihamı içersinde, bir çok alim ve emir onu ziyarete gelir. Gelenleri, tefsir, hadis, tasavvuf, fıkıh ve çeşitli ilmi konularda yetiştirmeye çalışır, irşad eder. Kudüs, Halep ve Irak’ın tamamı, özellikle Bağdat, Basra, Kerkük, Erbil, İmadiye ve Cezire bölgeleri; Güneydoğu Anadolu, özellikle Mardin, Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır bölgeleri; ayrıca, Hindistan, Afganistan, Maveraünnehir, Mısır, Amman ve Mağrip (Batı ülkeleri) halkından pek çok kimse onun müridi olmuşlardır.<br />
 Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam'da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çekemeyenler, OsmanlıPâdişâhıSultan İkinci Mahmûd'a; "Asker ve silâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan koruyasın." diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna çağırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; "Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; "Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın." buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler."<br />
Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydirip araştırmak için Şam'a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler gizlice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki misâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetindeki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-iBağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bulamadılar.<br />
Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladılar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul'a dönmek istemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; "Olmaz. En uygunu İstanbul'a dönmenizdir. Hazret-i Sultana durumu anlatırsınız.Verilen görevi tam yerine getirmiş olursunuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur." buyurdu.<br />
Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam'a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi.<br />
NASİHATLERİ<br />
Bütün gayretle, sünnetin yayılmasına ve bid'atlerin yok edilmesine çalışmalı, müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd üzere olmalarına uğraşmalıdır. Bu işle uğraşmadan yapılan zühd ve ibâdeti, kör, kötürüm ve ihtiyarlar da yapar.<br />
Namazın şart ve rükünlerini, sünnet ve edeblerini anlatan kitapları insanlara okuyup, tavsiye etmeniz büyük devlettir.İnsanlardan gelen sıkıntılara katlanmak, Allahü teâlânın beğendiği, Resûlullah'ın sevdiği ve büyük evliyânın özendiği bir ahlâktır<br />
Şam fetvâ emîni İbn-i Âbidin hazretleriMevlânâ Hâlid hazretlerinin sevdiklerindendi<br />
O esnâda talebelerinden İbni Âbidîn içeri girer Efendim! der, dün gece rüyâmda Hazret-i Osman vefât etmiş. Büyük bir kalabalık vardı, cenâze namazını ben kıldırdım… <br />
-Ey İbn-i Âbidîn! Pek yakında cenâze namazımı kıldırırsın, çünkü ben, Hazret-i Osmanın evlâdındanım! <br />
Vakit yaklaştığında Mevlânâ Hazretleri, sevdiklerine vasiyette bulunur: Sakın şekil ve şemâilimi sayarak ağıt yakmayın. Beni seven, Allah rızâsı için bayramlarda kurban kessin, sevâbını rûhuma bağışlasın. Ardımdan Kurân-ı kerîm okusun, hatim dualarında adımı ansın. Yaşım elli, kaza borcum yok ama siz yine de 35 yıllık farzları iskat etmeyi unutmayın! <br />
Mevlânâ Hâlid hazretleri, o gece yatsıdan sonra çoluk çocuğunu yanlarına çağırır, helalleşir ve son namazlarına dururlar. Bundan böyle sadece Allahü teâlânın kudretini tefekkürle meşgûl olurlar. Her âzâları, hattâ mübârek saçları Hakkı zikreder, ev halkı buna ayan beyan şahit olurlar.<br />
Cenâze namazını emredildiği gibi İbn-i Âbidîn kıldırır ve onu da birçok nebi ve velinin yattığı Kâsiyûn Dağına bırakırlar…<br />
Mevlana Halid-i Bağdadi, Hicri 1242 (Miladi 1827) yılında, “Zilkade”nin 14. Cuma gecesi, Taun hastalığından vefat etmiştir. Kabri, Şam’da, Salihiye’de olup, Müslümanlar’ın ziyaretine açıktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[“MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ” KİMDİR? <br />
<br />
Mevlana Halid-i Bağdadi, 1770-1827 yılları arasında Bağdat’ta yaşamış ve Kadiri dergahında eğitim görmüş bir Mevlevi’dir. Bağdadi, “Abdülkadir Geylani”nin el verdiği bir kimse olarak da bilinmektedir. Bu özelliği ile Halidilik ve Geylanilik, Müslümanlık’ta birbiriyle bağıntılı bir tarikat gibi görünmüştür. Ancak, daha sonra, Hazreti Hızır’dan ders aldığını ve onunla “Alemleri, ilahi katları birlikte gezerek öğrendiğini” bildiren Bağdadi, bir tarikat olmayan, ancak bir bilim ve sevgi birliği olarak tanımlanabilecek “Halidi Öğretisi” ile Geylanilik’ten ayrılmıştır. <br />
Bağdadi ve Halidilik tarikatı ile ilgili olarak dilimizde yayınlanmış olan üç eser biliyoruz:                                                Bunlar, “Halidiye Risalesi”, “Mecd-i Talid” (Büyük Doğuş) ve “Şemsü’s Şümus” (Güneşler Güneşi) isimli eserlerdir (K43). Yakup Çiçek tarafından dilimize çevrilen bu eserlerde, Bağdadi’nin doğum tarihi, Hicri 1190 (Miladi 1776) ve Hicri 1193 (Miladi 1779) olarak verilmiştir. Ölüm tarihi ise, Hicri 1242 (Miladi 1827) dir. Bağdadi’nin yaşam öyküsünü, söz konusu eserlerden aktararak kısaca sunuyoruz: <br />
Bağdadi, Irak’ta, Süleymaniye’ye sekiz kilometre uzaklıktaki Karadağ kasabasında doğmuş ve orada büyümüştür. Zamanın ünlü hoca ve alimlerinden eğitim görmüş, Arapça ve Farsça nazım ve nesirdeki üstünlüğü ile en önde gelen belagat alimleri seviyesine yükselmiştir. Daha sonra, eğitimi için uzak yerlere giderek, oralarda ilmini daha yüksek mertebelere çıkarmıştır. <br />
Bağdadi, tanınan ve takdir edilen ilmi kişiliğinin yanısıra, üstün ahlak ve “takva”sı ile de her zaman dikkati çeken bir özelliğe sahipti. “Ledunni” (kaynağı Kur’an’da gizli) bilimlere son derece vakıf olup, bu konularda o zamanın ileri gelen üstadlarından da daha ileri bir derecede bulunmaktaydı. Üstün bir zekaya, güçlü bir hafızaya ve derin bir anlayışa sahipti. Bununla birlikte, hocalarına karşı kendini küçük ve aciz gösterir; bildiği halde bilmeyen bir kimse gibi davranırdı. Bu, bir anlamda, yaptığı hayrı, iyiliği duyurmak istemeyen; ancak, yaptığı menfi bir hareketi de gizlemeye çalışmayan kimse anlamına gelen “Melami” davranışıydı. Herkes tarafından sevilen, pek sabırlı, kanaatkar ve pek muhterem bir kişiydi. Daima ruhani bir cezbe, ağlama ve tefekkür halinde bulunan Bağdadi Hazretleri, manen kemale ermiş üstün bir kişiliğe sahipti. <br />
Bağdadi’nin, Hicri 1220 yılında Medine-i Münevvere’yi ziyareti sırasında başından geçen ilginç bir olayı kendi ağzından dinleyelim: <br />
“Medine-i Münevvere’de, “salih”lerden biri ile karşılaşıp, özellikle irşadım konusunda faydalanmak istiyordum. Bir gün, Yemenli, “istikamet sahibi”, alim ve amil bir zatla karşılaştım. Hiç bir şey bilmeyen bir kişinin, büyük bir alimden nasihat istemesindeki tavrını takınarak, bana öğüt vermesini talep ettim. Bir çok nasihatte bulundu ve sonunda şöyle dedi: “Mekke-i Mükerreme’de, zahiri görünüşü şeriata ters düşse bile, gördüğün her şeye hemen karşı çıkmaya kalkışma”. Mekke-i Mükerreme’ye vardığımda, bir cuma günü, bir deve kurban eden kişinin eciri kadar sevaba nail olmak için, Mescid-i Haram’a erkenden geldim. Kabe’ye karşı oturup “Delail” okumaya başladım. Bu sırada, siyah sakallı, gösterişsiz, basit bir kıyafet giymiş bir adamın geldiğini ve sırtını Kabe’nin duvarına dayayıp, yüzünü bana çevirdiğini gördüm. İçimden, “Bu adam Kabe’ye karşı edep dışı davranıyor” diye düşündüm. Bu düşüncemin akabinde, o adam bana şunları söyledi: “Be adam! Sen bilmiyormusun, Allah katında mümine hürmet, Kabe’ye hürmetten daha üstündür. Tutup da, benim Kabe’ye sırtımı dönüp, yüzümü sana çevirmeme itiraz ediyorsun. Hem sen Medine’de yapılan nasihati ne çabuk unuttun”. Bu sözler üzerine, onun kesinlikle büyük bir “veli” olduğunu anladım ve hemen ellerine kapandım. Özür dileyerek beni irşad etmesini istedim. O da, “Senin irşadın bu diyarda değildir” deyip, eliyle Hindistan tarafını işaret etti. “Sana bu yönden işaret gelecektir ve irşadın orada olacaktır” diyerek sözünü tamamladı.”<br />
Bağdadi, bu olaydan dört yıl sonra, Hicri 1224 yılında Hindistan’ın Cihanabad şehrine giderek, orada Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri’nin mürşidliğinde Nakşibendi tarikatının eğitimine girer. Orada bir yıl kadar kaldıktan sonra, Şeyh Hazretleri, ona, “velayeti ikmal ettiğini”, dirayet ve tam bir vukufla “sülukunu” tamamladığını bildirir ve “irşad icazeti” verir. Hilafetin en üst derecesi olan “Hilafet-i Temme” ile onu beş tarikatta halife yapar. Bu tarikatlar, Nakşibendi, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti’dir. Dönüşünde, Şeyh Hazretleri onunla birlikte yedi kilometre yürüyerek Bağdadi’yi yolcu eder. Bağdadi, seyahat ettiği beş gün süresince, yemez, içmez; vaktini sadece ibadet ve zikirle geçirir. Beşinci gün, Şiraz yakınlarındaki bir limandan İsfahan’a geçer. Uğradığı her yerde, insanları hidayete davet eder. Hemedan ve Semedüc’e gelir. Senedüc’de kaldığı süre içinde, matematik, geometri, astronomi ve coğrafya tahsil eder. Hicri 1226’da, nihayet Süleymaniye’ye ulaşır. Bundan iki yıl sonra, Hicri 1228 yılında Bağdat’a yerleşen Bağdadi, burada on yıl kadar kaldıktan sonra, Hicri 1238 yılında, müridleri, “etraf-ı iyali” ve halifeleriyle birlikte Şam’a yerleşir. Kaldığı her yerde, kalabalık insan gruplarının izdihamı içersinde, bir çok alim ve emir onu ziyarete gelir. Gelenleri, tefsir, hadis, tasavvuf, fıkıh ve çeşitli ilmi konularda yetiştirmeye çalışır, irşad eder. Kudüs, Halep ve Irak’ın tamamı, özellikle Bağdat, Basra, Kerkük, Erbil, İmadiye ve Cezire bölgeleri; Güneydoğu Anadolu, özellikle Mardin, Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır bölgeleri; ayrıca, Hindistan, Afganistan, Maveraünnehir, Mısır, Amman ve Mağrip (Batı ülkeleri) halkından pek çok kimse onun müridi olmuşlardır.<br />
 Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam'da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çekemeyenler, OsmanlıPâdişâhıSultan İkinci Mahmûd'a; "Asker ve silâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan koruyasın." diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna çağırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; "Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; "Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın." buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler."<br />
Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydirip araştırmak için Şam'a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler gizlice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki misâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetindeki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-iBağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bulamadılar.<br />
Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladılar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul'a dönmek istemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; "Olmaz. En uygunu İstanbul'a dönmenizdir. Hazret-i Sultana durumu anlatırsınız.Verilen görevi tam yerine getirmiş olursunuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur." buyurdu.<br />
Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam'a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi.<br />
NASİHATLERİ<br />
Bütün gayretle, sünnetin yayılmasına ve bid'atlerin yok edilmesine çalışmalı, müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd üzere olmalarına uğraşmalıdır. Bu işle uğraşmadan yapılan zühd ve ibâdeti, kör, kötürüm ve ihtiyarlar da yapar.<br />
Namazın şart ve rükünlerini, sünnet ve edeblerini anlatan kitapları insanlara okuyup, tavsiye etmeniz büyük devlettir.İnsanlardan gelen sıkıntılara katlanmak, Allahü teâlânın beğendiği, Resûlullah'ın sevdiği ve büyük evliyânın özendiği bir ahlâktır<br />
Şam fetvâ emîni İbn-i Âbidin hazretleriMevlânâ Hâlid hazretlerinin sevdiklerindendi<br />
O esnâda talebelerinden İbni Âbidîn içeri girer Efendim! der, dün gece rüyâmda Hazret-i Osman vefât etmiş. Büyük bir kalabalık vardı, cenâze namazını ben kıldırdım… <br />
-Ey İbn-i Âbidîn! Pek yakında cenâze namazımı kıldırırsın, çünkü ben, Hazret-i Osmanın evlâdındanım! <br />
Vakit yaklaştığında Mevlânâ Hazretleri, sevdiklerine vasiyette bulunur: Sakın şekil ve şemâilimi sayarak ağıt yakmayın. Beni seven, Allah rızâsı için bayramlarda kurban kessin, sevâbını rûhuma bağışlasın. Ardımdan Kurân-ı kerîm okusun, hatim dualarında adımı ansın. Yaşım elli, kaza borcum yok ama siz yine de 35 yıllık farzları iskat etmeyi unutmayın! <br />
Mevlânâ Hâlid hazretleri, o gece yatsıdan sonra çoluk çocuğunu yanlarına çağırır, helalleşir ve son namazlarına dururlar. Bundan böyle sadece Allahü teâlânın kudretini tefekkürle meşgûl olurlar. Her âzâları, hattâ mübârek saçları Hakkı zikreder, ev halkı buna ayan beyan şahit olurlar.<br />
Cenâze namazını emredildiği gibi İbn-i Âbidîn kıldırır ve onu da birçok nebi ve velinin yattığı Kâsiyûn Dağına bırakırlar…<br />
Mevlana Halid-i Bağdadi, Hicri 1242 (Miladi 1827) yılında, “Zilkade”nin 14. Cuma gecesi, Taun hastalığından vefat etmiştir. Kabri, Şam’da, Salihiye’de olup, Müslümanlar’ın ziyaretine açıktır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HADİSLERİN HÜCCET OLMADIKLARINA DAİR KURANSAL DELİLLER]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=401</link>
			<pubDate>Sun, 23 May 2010 13:51:50 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=401</guid>
			<description><![CDATA[HADİSLERİN HÜCCET OLMADIKLARINA DAİR KURANSAL DELİLLER <br />
1- “Hüküm yalnız ALLAH’ındır” düsturu Kuran’ın en temel prensibidir. Bu ilke otomatikman peygamberi hüküm kaynağı olarak kabul eden hadisleri işlevsiz hale getirmektedir.  <br />
5:44… ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir. <br />
5:45… ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.<br />
5:47… ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir. <br />
2- Hadisler, Kuran’ın eksik olduğu iddiasından yola çıkılarak dinleştirilmiştir. Hâlbuki Kuran, din hususunda eksiksiz, mükemmel bir yapı arz eder.  <br />
17:89 Andolsun biz bu Kuran’da her türlü örneği türlü şekillerde açıkladık. Buna rağmen insanların çoğu inkârda diretmektedirler.  <br />
3- Hadisleri savunanların diğer bir argümanı ise Kuran’ın mücmel (kapalı) olduğu ve hadislerin bu kapalılığı açtığıdır. Kuran, mücmel olmak şöyle dursun bilakis apaçık bir kitaptır. <br />
2:99 Andolsun sana apaçık ayetler indirdik. Onu (apaçık olmasını)[1&#93; fasıklardan başkası inkâr etmez.  <br />
4- Hadisçiler, Kuran’ın anayasa olduğunu, hadislerin ise bu genelgenin yönetmelikleri ve tüzüğü olduğunu söylerler. Oysaki Kuran, ayrıntılı, detaylı ve tafsilatlı bir kitaptır. <br />
16:89 …Sana; her şeyi ayrıntılı bir şekilde açıklayan, kılavuz, rahmet ve Müslümanlara müjde olan kitabı indirdik.  <br />
5- Hadisçiler, hadislerin de Kuran gibi vahiy ürünü olduğunu dillendirirler. Fakat Kuran’dan nasıl bir farkı olduğunu ve neden Kuran’a konulmadığını bir türlü açıklayamazlar. Eğer bu iddiaları doğruysa bu, hâşâ peygamberimizin görevini tam anlamıyla yapmadığını belirtir. Çünkü efendimizin en temel görevi kendisine vahyedileni duyurmaktır. Oysaki hadislerin tamamına yakını haber-i vahiddir (yalnızca bir kişinin söylediği haber) <br />
5:67 Ey Resul! Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmayacak olursan, O’nun risaletini yapmamış olursun. ALLAH seni insanlardan korur. ALLAH kâfir bir topluma hidayet vermez.  <br />
6- Hadislerin büyük bir kısmı Hz. Muhammet’in (sav) gaybı bildiği üzerine bina edilmiştir. Oysa peygamberimizin gaybı bilemeyeceği Kuran’da çok açık bir şekilde belirtilir. <br />
6:50 De ki: “ALLAH’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene tabiyim.” De ki: “Körle gören bir midir? Hiç düşünmez misiniz?” <br />
7- Hadisler, eğer denildiği gibi dinin mihenk taşlarından olsaydı, Kuran’da hadislere de uyun, onları yazın, onları koruyun, aklınızdan çıkarmayın, sımsıkı sarılın, ondan sorgulanacaksınız gibi, ALLAH’ın Kuran için sunduğu önermelerin hadisler için de söylenmiş olması gerekirdi. Bilakis her şeyi bilen ALLAH, ileride hadis kavramı üzerinden İslam dini sabote edileceğini bildiğinden, hadis kelimesini Kuran’ın dışındaki sözler için kullandığında hep olumsuzlar. (7:185; 12:111; 31:6; 52:34; 77:50) <br />
45:6 İşte bunlar, sana gerçek olarak okuduğumuz ALLAH’ın ayetleridir. Artık ALLAH’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanacaklar? <br />
8- ALLAH, Kuran’ı koruyacağına söz vermiştir. Eğer hadisler olmazsa olmaz ise Rabbimiz neden onları da koruyacağına söz vermemiştir? Ve de korumamıştır? [2&#93; <br />
18:27 Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun (Kuran’ın) sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.[3&#93; O’ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın.  <br />
9- Kuran’da ALLAH, bahsetmediği konularda bizi serbest bıraktığını belirtmiştir. Ancak hadislerin en çok sarktığı alanlardan birisi de bu özgür alanlarımızdır. <br />
5:101 Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde zorunuza gidecek şeyleri sormayın. Kuran indirilirken sorarsanız size açıklanır. ALLAH onları (bahsedilmeyen konuları)[4&#93; bağışlamıştır. ALLAH bağışlayandır, yumuşak davranandır.  <br />
10- ALLAH, bizim mahşerde yalnızca Kuran’dan sorgulanacağımızı söylemiştir. Bu bile tek dinde Kuran’dan başka kanıt olmadığının göstergesidir. <br />
43:43-44 Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Zira sen dosdoğru yol üzeresin. Şüphesiz Kuran, sana ve ümmetine bir mesajdır. Ondan sorgulanacaksınız.  <br />
11- Peygamberimizin ümmetinden tek şikâyeti, Kuran’ı terkedilmiş bırakmalarıdır. Eğer sünnetçilerin dediği olsaydı, Kuran ve sünnetimi terkedilmiş bıraktılar buyrulması gerekmektedir. Sünnet (adet-töre) kelimesi de hep ALLAH’ın sünneti (kanunları) olarak kullanılır. (18:55; 33:38; 35:43; 40:85; 48:23)  Kuran’ın hiçbir yerinde peygamberimize izafen sünnet kelimesi kullanılmaz. Bu nasıl kitaptır ki ta fiy tarihteki olaylardan bahsediyor, evlerimize nasıl girip çıkacağımızı, eş dostla nasıl oturup yemek yiyeceğimiz gibi gerçekten detay hükümleri ayrıntılı bir şekilde anlatıyor da en önemli kavramlar olan, hadis, sünnet, gibi konularda tek bir olumlu kelime bile etmiyor? <br />
25:30 Elçi de: “Rabbim ümmetim Kuran’ı terkedilmiş bıraktı.” dedi.  <br />
12- Kuran’ın en uzun ayeti (2:82) ayetidir. Kişisel borçlanma en ince ayrıntısına kadar anlatılır. Ve şahitli senetli sepetli belge düzenlenmesini farz kılar. Madem hadisler bu kadar kıymetli, neden ALLAH onlarında borçlar gibi yazılmasını gerekli kılmamıştır? Yoksa size göre hadisleriniz ufak tefek borçlardan daha mı kıymetsizdir? <br />
13- “Hadisler olmadan nasıl namaz kılacağız, oruç tutacağız?” diyerek ALLAH’a dinini öğretir bir üslupta art niyetle sorular soruyorsunuz. Eğer inancınız da samimiyseniz, elhamdülillah Kuran’ı Kerim bizi hiç kimseye muhtaç etmeden tüm yapıp etmemiz gerekenleri bize öğretiyor. Kuran, namaz başta olmak üzere tüm ibadetleri en ince ayrıntısına kadar bize bildirmektedir.[5&#93; Ayrıca şu an mezheplerin vazettiği namazın hadislerde bile yeri yoktur. Kütüb’ü Sitte’deki pek çok hadiste peygamberin genel kabul görmüş ritüelden farklı uygulamalara gittiğine şahit oluruz. <br />
İbnu Abbâs anlatıyor: “Allah, namazı peygamberin diliyle normalde dört, seferde iki, korku halinde bir rekat olarak farz kılmıştır.” [6&#93;  <br />
En temel hadis kitaplarının çoğunda farklı varyantlarla gelen bu hadisle, günümüz Sünnilerinin uygulamaları çakışmaktadır. Öyle ki, bu hadislere göre tüm namazlar normalde dört rekâttır. Oysaki hemen hemen her konuda ihtilaf eden Sünni mezhepler, normal zamanlarda akşam namazının üç, sabah namazınınsa iki rekât olduğunda ittifak etmişlerdir.  Gene seferi durumda akşam namazının üç rekât olacağını belirtmektedirler. Bu örnekten de apaçık görüleceği üzere, Sünniler rekât sayısı konusunda en temel kaynaklarıyla taban tabana zıt bir uygulama içerisindedirler. Sadece rekât sayısı değil namazla ilgili pek çok konuda hem hadisler kendi aralarında, hem de günümüz Sünni uygulamalarıyla çelişmektedir. Bu konu kitabımızın mevzusu olmadığından şimdilik bu kadarla yetinelim. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1&#93; Bu ayetteki “haa” zamiri ayetlere değil “beyyine” sözcüğüne gider. Çünkü iki kelime de aynen zamir gibi dişil olmasına rağmen ayetler kelimesi çoğul, ayetlerin apaçık olması ise tekildir. “Haa” zamiri, üçüncü tekil şahsın dişisidir. Mealler ne yazık ki bu detayı fark edememiş olduklarından, bu zamiri “onları” yahut “bunları” diye çoğul olarak çevirmektedirler. Bu büyük bir hatadır. Ayrıca hem anlam bütünlüğü açısından hem de zamirin en yakın olana gönderilmesi kaidesi bakımından da buradaki zamir apaçıklığa gider. Parantez içi ibaremiz bu kurala dayanmaktadır. Yani bu ayette asıl vurgulanmak istenen kâfir prototipi, Kuran’ın mücmel olduğunu iddia edenlerdir. <br />
[2&#93; Hadislerin korunmamış olduğunun en açık kanıtı devasa hadis ilimleridir. Kuran’ın hiçbir ayetine hatta noktasına, bu ALLAH’tan geldi mi diye bir çalışma yapılmaması ancak hadislerin tamamının bu süzgeçten geçmek zorunda olması onların korunmadığının kanıtıdır. Zaten hiç kimse hadislerin de Kuran gibi muhafaza edildiğini ifade edememektedir. <br />
[3&#93; Bu ayetteki o zamiri Kuran’a gider. ALLAH’a değil. ALLAH’ın Kuran haricindeki önceki peygamberlerimize verdiği vahiyleri / sözleri tamamen değiştirilmiş ya da kaybolmuştur. Bazı cingöz misyonerler, bu ayetlerden yola çıkarak Tevrat ve İncil’in de değiştirilmemiş olduklarını empoze ediyorlar. İkinci aşamada ise özellikle İncil’le yoğrulan modernist, çağdaş, ahmak kişiyi “bak Kuran, İncil’le çelişiyor” diyerek, Kuran’dan uzaklaştırarak Hıristiyan yapıyorlar. Oysaki Kuran, açıkça Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edildiğini söyler. (2:75; 5:13) Ayrıca bu iddiaları, tarihsel gerçeklerle de çelişir. Çünkü Kuran, 24 tane peygamber sayıp hepsine vahiy / kitap verildiğini belirtir. Bu peygamberlere verilmiş olan kitaplardan günümüze ulaşmış olan var mıdır? Örneğin Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Salih... gibi peygamberlerin kitapları nerededir? Hatta Kuran, her topluma bir peygamber gönderildiğini söyler. (16:36) Bu 10 binlerce peygamber ve kitap olduğu manasına gelir. Demek ki ALLAH’ın sözleri değiştirilebilir ve tahrif edilebilir ancak Kuran bundan müstesnadır. <br />
[4&#93; Parantez içi ifademiz tamamen ayetin zımnen söylediğini yansıtır. Kuran indirilirken yaşayan insanların her sorularına cevap verilmiştir. Ancak fazla soru sormayıp, dini Yahudiler gibi zorlaştırmayın denilerek ikaz edilmişlerdir. Kurandan sonra yaşayanlar içinse ALLAH hepsini affetmiştir. Yani bir şey Kuran’da yazmıyorsa helaldir, mübahtır, serbesttir. Fakat sonraki neslin bu soruları bitmek tükenmek bilmemiştir. Sonraki ayette de belirtildiği gibi sormuşlar ve cevabını Kuran’da bulamadıkları için hadis uydurarak kâfir olmuşlardır. Hadislerin ekserisi bu serbestîye alanına tecavüz eden sorular ve onlara verilmiş cevaplardan ibarettir<br />
[5&#93; Kuran’ın tarif ettiği namazın nasıl kılındığına dair çaplı bir araştırma yapmış bulunmaktayız. En yakın zamanda tashih edildikten sonra inşallah yayınlanacaktır.<br />
[6&#93; Müslim, Sahih-i Müslim, Salat, hadis no:5; ebu Davut, sünen ebu Davut, salat, 287; Nesai Sünen Nesai, Taksir, 1, 3, 118. ayrıca benzer rivayetler için bkz. Buhari, salat, 1; Buhari, taksir-i salat,  5; Buhari, menakıbu’l Ensar, 47; Müslim, salat’ul müsafirin, 2; malik, Muvatta, kasru’s salat, 8; ebu Davut salat, 270; Nesai, salat,  3   <br />
<br />
Hanif Murat ın HÜKÜM YALNIZ ALLAH'INDIR isimli kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HADİSLERİN HÜCCET OLMADIKLARINA DAİR KURANSAL DELİLLER <br />
1- “Hüküm yalnız ALLAH’ındır” düsturu Kuran’ın en temel prensibidir. Bu ilke otomatikman peygamberi hüküm kaynağı olarak kabul eden hadisleri işlevsiz hale getirmektedir.  <br />
5:44… ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir. <br />
5:45… ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.<br />
5:47… ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir. <br />
2- Hadisler, Kuran’ın eksik olduğu iddiasından yola çıkılarak dinleştirilmiştir. Hâlbuki Kuran, din hususunda eksiksiz, mükemmel bir yapı arz eder.  <br />
17:89 Andolsun biz bu Kuran’da her türlü örneği türlü şekillerde açıkladık. Buna rağmen insanların çoğu inkârda diretmektedirler.  <br />
3- Hadisleri savunanların diğer bir argümanı ise Kuran’ın mücmel (kapalı) olduğu ve hadislerin bu kapalılığı açtığıdır. Kuran, mücmel olmak şöyle dursun bilakis apaçık bir kitaptır. <br />
2:99 Andolsun sana apaçık ayetler indirdik. Onu (apaçık olmasını)[1] fasıklardan başkası inkâr etmez.  <br />
4- Hadisçiler, Kuran’ın anayasa olduğunu, hadislerin ise bu genelgenin yönetmelikleri ve tüzüğü olduğunu söylerler. Oysaki Kuran, ayrıntılı, detaylı ve tafsilatlı bir kitaptır. <br />
16:89 …Sana; her şeyi ayrıntılı bir şekilde açıklayan, kılavuz, rahmet ve Müslümanlara müjde olan kitabı indirdik.  <br />
5- Hadisçiler, hadislerin de Kuran gibi vahiy ürünü olduğunu dillendirirler. Fakat Kuran’dan nasıl bir farkı olduğunu ve neden Kuran’a konulmadığını bir türlü açıklayamazlar. Eğer bu iddiaları doğruysa bu, hâşâ peygamberimizin görevini tam anlamıyla yapmadığını belirtir. Çünkü efendimizin en temel görevi kendisine vahyedileni duyurmaktır. Oysaki hadislerin tamamına yakını haber-i vahiddir (yalnızca bir kişinin söylediği haber) <br />
5:67 Ey Resul! Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmayacak olursan, O’nun risaletini yapmamış olursun. ALLAH seni insanlardan korur. ALLAH kâfir bir topluma hidayet vermez.  <br />
6- Hadislerin büyük bir kısmı Hz. Muhammet’in (sav) gaybı bildiği üzerine bina edilmiştir. Oysa peygamberimizin gaybı bilemeyeceği Kuran’da çok açık bir şekilde belirtilir. <br />
6:50 De ki: “ALLAH’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene tabiyim.” De ki: “Körle gören bir midir? Hiç düşünmez misiniz?” <br />
7- Hadisler, eğer denildiği gibi dinin mihenk taşlarından olsaydı, Kuran’da hadislere de uyun, onları yazın, onları koruyun, aklınızdan çıkarmayın, sımsıkı sarılın, ondan sorgulanacaksınız gibi, ALLAH’ın Kuran için sunduğu önermelerin hadisler için de söylenmiş olması gerekirdi. Bilakis her şeyi bilen ALLAH, ileride hadis kavramı üzerinden İslam dini sabote edileceğini bildiğinden, hadis kelimesini Kuran’ın dışındaki sözler için kullandığında hep olumsuzlar. (7:185; 12:111; 31:6; 52:34; 77:50) <br />
45:6 İşte bunlar, sana gerçek olarak okuduğumuz ALLAH’ın ayetleridir. Artık ALLAH’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanacaklar? <br />
8- ALLAH, Kuran’ı koruyacağına söz vermiştir. Eğer hadisler olmazsa olmaz ise Rabbimiz neden onları da koruyacağına söz vermemiştir? Ve de korumamıştır? [2] <br />
18:27 Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun (Kuran’ın) sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.[3] O’ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın.  <br />
9- Kuran’da ALLAH, bahsetmediği konularda bizi serbest bıraktığını belirtmiştir. Ancak hadislerin en çok sarktığı alanlardan birisi de bu özgür alanlarımızdır. <br />
5:101 Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde zorunuza gidecek şeyleri sormayın. Kuran indirilirken sorarsanız size açıklanır. ALLAH onları (bahsedilmeyen konuları)[4] bağışlamıştır. ALLAH bağışlayandır, yumuşak davranandır.  <br />
10- ALLAH, bizim mahşerde yalnızca Kuran’dan sorgulanacağımızı söylemiştir. Bu bile tek dinde Kuran’dan başka kanıt olmadığının göstergesidir. <br />
43:43-44 Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Zira sen dosdoğru yol üzeresin. Şüphesiz Kuran, sana ve ümmetine bir mesajdır. Ondan sorgulanacaksınız.  <br />
11- Peygamberimizin ümmetinden tek şikâyeti, Kuran’ı terkedilmiş bırakmalarıdır. Eğer sünnetçilerin dediği olsaydı, Kuran ve sünnetimi terkedilmiş bıraktılar buyrulması gerekmektedir. Sünnet (adet-töre) kelimesi de hep ALLAH’ın sünneti (kanunları) olarak kullanılır. (18:55; 33:38; 35:43; 40:85; 48:23)  Kuran’ın hiçbir yerinde peygamberimize izafen sünnet kelimesi kullanılmaz. Bu nasıl kitaptır ki ta fiy tarihteki olaylardan bahsediyor, evlerimize nasıl girip çıkacağımızı, eş dostla nasıl oturup yemek yiyeceğimiz gibi gerçekten detay hükümleri ayrıntılı bir şekilde anlatıyor da en önemli kavramlar olan, hadis, sünnet, gibi konularda tek bir olumlu kelime bile etmiyor? <br />
25:30 Elçi de: “Rabbim ümmetim Kuran’ı terkedilmiş bıraktı.” dedi.  <br />
12- Kuran’ın en uzun ayeti (2:82) ayetidir. Kişisel borçlanma en ince ayrıntısına kadar anlatılır. Ve şahitli senetli sepetli belge düzenlenmesini farz kılar. Madem hadisler bu kadar kıymetli, neden ALLAH onlarında borçlar gibi yazılmasını gerekli kılmamıştır? Yoksa size göre hadisleriniz ufak tefek borçlardan daha mı kıymetsizdir? <br />
13- “Hadisler olmadan nasıl namaz kılacağız, oruç tutacağız?” diyerek ALLAH’a dinini öğretir bir üslupta art niyetle sorular soruyorsunuz. Eğer inancınız da samimiyseniz, elhamdülillah Kuran’ı Kerim bizi hiç kimseye muhtaç etmeden tüm yapıp etmemiz gerekenleri bize öğretiyor. Kuran, namaz başta olmak üzere tüm ibadetleri en ince ayrıntısına kadar bize bildirmektedir.[5] Ayrıca şu an mezheplerin vazettiği namazın hadislerde bile yeri yoktur. Kütüb’ü Sitte’deki pek çok hadiste peygamberin genel kabul görmüş ritüelden farklı uygulamalara gittiğine şahit oluruz. <br />
İbnu Abbâs anlatıyor: “Allah, namazı peygamberin diliyle normalde dört, seferde iki, korku halinde bir rekat olarak farz kılmıştır.” [6]  <br />
En temel hadis kitaplarının çoğunda farklı varyantlarla gelen bu hadisle, günümüz Sünnilerinin uygulamaları çakışmaktadır. Öyle ki, bu hadislere göre tüm namazlar normalde dört rekâttır. Oysaki hemen hemen her konuda ihtilaf eden Sünni mezhepler, normal zamanlarda akşam namazının üç, sabah namazınınsa iki rekât olduğunda ittifak etmişlerdir.  Gene seferi durumda akşam namazının üç rekât olacağını belirtmektedirler. Bu örnekten de apaçık görüleceği üzere, Sünniler rekât sayısı konusunda en temel kaynaklarıyla taban tabana zıt bir uygulama içerisindedirler. Sadece rekât sayısı değil namazla ilgili pek çok konuda hem hadisler kendi aralarında, hem de günümüz Sünni uygulamalarıyla çelişmektedir. Bu konu kitabımızın mevzusu olmadığından şimdilik bu kadarla yetinelim. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1] Bu ayetteki “haa” zamiri ayetlere değil “beyyine” sözcüğüne gider. Çünkü iki kelime de aynen zamir gibi dişil olmasına rağmen ayetler kelimesi çoğul, ayetlerin apaçık olması ise tekildir. “Haa” zamiri, üçüncü tekil şahsın dişisidir. Mealler ne yazık ki bu detayı fark edememiş olduklarından, bu zamiri “onları” yahut “bunları” diye çoğul olarak çevirmektedirler. Bu büyük bir hatadır. Ayrıca hem anlam bütünlüğü açısından hem de zamirin en yakın olana gönderilmesi kaidesi bakımından da buradaki zamir apaçıklığa gider. Parantez içi ibaremiz bu kurala dayanmaktadır. Yani bu ayette asıl vurgulanmak istenen kâfir prototipi, Kuran’ın mücmel olduğunu iddia edenlerdir. <br />
[2] Hadislerin korunmamış olduğunun en açık kanıtı devasa hadis ilimleridir. Kuran’ın hiçbir ayetine hatta noktasına, bu ALLAH’tan geldi mi diye bir çalışma yapılmaması ancak hadislerin tamamının bu süzgeçten geçmek zorunda olması onların korunmadığının kanıtıdır. Zaten hiç kimse hadislerin de Kuran gibi muhafaza edildiğini ifade edememektedir. <br />
[3] Bu ayetteki o zamiri Kuran’a gider. ALLAH’a değil. ALLAH’ın Kuran haricindeki önceki peygamberlerimize verdiği vahiyleri / sözleri tamamen değiştirilmiş ya da kaybolmuştur. Bazı cingöz misyonerler, bu ayetlerden yola çıkarak Tevrat ve İncil’in de değiştirilmemiş olduklarını empoze ediyorlar. İkinci aşamada ise özellikle İncil’le yoğrulan modernist, çağdaş, ahmak kişiyi “bak Kuran, İncil’le çelişiyor” diyerek, Kuran’dan uzaklaştırarak Hıristiyan yapıyorlar. Oysaki Kuran, açıkça Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edildiğini söyler. (2:75; 5:13) Ayrıca bu iddiaları, tarihsel gerçeklerle de çelişir. Çünkü Kuran, 24 tane peygamber sayıp hepsine vahiy / kitap verildiğini belirtir. Bu peygamberlere verilmiş olan kitaplardan günümüze ulaşmış olan var mıdır? Örneğin Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Salih... gibi peygamberlerin kitapları nerededir? Hatta Kuran, her topluma bir peygamber gönderildiğini söyler. (16:36) Bu 10 binlerce peygamber ve kitap olduğu manasına gelir. Demek ki ALLAH’ın sözleri değiştirilebilir ve tahrif edilebilir ancak Kuran bundan müstesnadır. <br />
[4] Parantez içi ifademiz tamamen ayetin zımnen söylediğini yansıtır. Kuran indirilirken yaşayan insanların her sorularına cevap verilmiştir. Ancak fazla soru sormayıp, dini Yahudiler gibi zorlaştırmayın denilerek ikaz edilmişlerdir. Kurandan sonra yaşayanlar içinse ALLAH hepsini affetmiştir. Yani bir şey Kuran’da yazmıyorsa helaldir, mübahtır, serbesttir. Fakat sonraki neslin bu soruları bitmek tükenmek bilmemiştir. Sonraki ayette de belirtildiği gibi sormuşlar ve cevabını Kuran’da bulamadıkları için hadis uydurarak kâfir olmuşlardır. Hadislerin ekserisi bu serbestîye alanına tecavüz eden sorular ve onlara verilmiş cevaplardan ibarettir<br />
[5] Kuran’ın tarif ettiği namazın nasıl kılındığına dair çaplı bir araştırma yapmış bulunmaktayız. En yakın zamanda tashih edildikten sonra inşallah yayınlanacaktır.<br />
[6] Müslim, Sahih-i Müslim, Salat, hadis no:5; ebu Davut, sünen ebu Davut, salat, 287; Nesai Sünen Nesai, Taksir, 1, 3, 118. ayrıca benzer rivayetler için bkz. Buhari, salat, 1; Buhari, taksir-i salat,  5; Buhari, menakıbu’l Ensar, 47; Müslim, salat’ul müsafirin, 2; malik, Muvatta, kasru’s salat, 8; ebu Davut salat, 270; Nesai, salat,  3   <br />
<br />
Hanif Murat ın HÜKÜM YALNIZ ALLAH'INDIR isimli kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SÜNNETE UYMANIN SAĞLIĞA FAYDASI]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=400</link>
			<pubDate>Sat, 22 May 2010 04:31:50 -0700</pubDate>
			<dc:creator>tanermhr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=400</guid>
			<description><![CDATA[Bunları Biliyor Musun? <br />
• Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini… <br />
• Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağ ırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını… <br />
<br />
• Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vererek az yemeye vesile olduğunu… <br />
<br />
• Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu.. <br />
<br />
• Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini… <br />
<br />
• Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini.. <br />
<br />
• Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini… <br />
<br />
• Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini… <br />
<br />
• Bütün bunların, 1600 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu...<br />
BİLİYOR MUYDUNUZ ?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bunları Biliyor Musun? <br />
• Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini… <br />
• Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağ ırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını… <br />
<br />
• Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vererek az yemeye vesile olduğunu… <br />
<br />
• Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu.. <br />
<br />
• Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini… <br />
<br />
• Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini.. <br />
<br />
• Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini… <br />
<br />
• Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini… <br />
<br />
• Bütün bunların, 1600 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu...<br />
BİLİYOR MUYDUNUZ ?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HADİSLERİN YAZILMASI BİR ASIR BOYUNCA YASAKTI]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=399</link>
			<pubDate>Sat, 15 May 2010 01:52:34 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=399</guid>
			<description><![CDATA[HADİSLERİN YAZILMASI BİR ASIR BOYUNCA YASAKTI <br />
Hadislerin yazımı Abbasilere kadar yasaktı. Hadisçisinden sünnetçisine tüm ulema hadislerin yazımının yasak olduğu hususunda ittifak halindedir. İhtilaf, yasağın ne kadar sürdüğüne dairdir. Yasağa gerekçe olarak, Kuran’a karışmamasını ve Arapların hafıza teknikleri uzmanı olduğunu gösterirler. Hatta garip bir şekilde, hadis kitaplarının tamamı peygamberimizin ve sahabenin hadis yazımını yasakladığıyla doludur. Bu duruma sünnetçilerin en temel kaynaklardan örnekler verelim: <br />
Bize Haddûb b. Hâlid El-Ezdî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hemmam, Zeyd b. Eslem'den, o da Ata' b. Yesâr'dan, o da Elû Saîd El Hudrî'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Benden bir şey yazmayın. Her kim Kuran’dan başka benden bir şey yazarsa, onu hemen mahvetsin.” [1&#93; <br />
“Ata b. Müslim'den[2&#93; Bişr b. Kays'a: "Şu hadisi bana yaz" dedim. Ata: "Hayır yazmam çünkü İbrahim en-Nehai[3&#93; şöyle söyledi: "Hadisleri yazıp da ona güvenir ve hadis öğrenimini bı¬rakırsınız. Bunun için yazmayın." Sonra Muaz b. Cebel’in' şöyle dediğini söyledi: "Bizler hadislerden bazı şeyler yazarken Resulullah ya¬nımıza çıka geldi ve: "Bu nedir ey Muaz?" diye sordu. Ben: "Biz senden işittiklerimizi yazıyoruz ya Resulullah" de¬dik. O ise: "Bu Kuran size başka şeylerden yeter" dedi ve bun¬dan sonra hiçbir şey yazmadık”[4&#93; <br />
Ebu Berde'den, Ubeyde bir kitap yazdı bana: "Eğer Allah'ın kitabından bir ayet bu yazdıklarımda ol-masaydı hepsini yakardım." Sonra içinde su olan bir kap is¬tedi ve onu yıkadı sonra da şöyle dedi: "Benden işittiklerini iyi şekilde ezberle ve koru çün¬kü ben Resulullah’tan hiçbir şey yazmadım. Sen baba¬nı nerede ise helak edecektin.[5&#93; <br />
Halid b. Artafe'den: “Ben Ömer'in yanında oturur¬ken, Abdulkays oğullarından Süveyş'te oturan bir adam ge¬tirildi. Ömer ona:"Sen filan oğlu filan mısın?" diye sordu. Adam: "Evet" deyince Ömer asasıyla ona vurdu. Adam: "Ne yaptım ya Emir el müminin" dedi. Ömer: "Otur" dedi ve adam oturunca Kuran’dan şu ayetleri okudu: (12:1-3)"Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla E.L.R. bu apaçık bir kitabın mucizeleridir.  Akledesiniz diye onu Arapça olarak indirdik ve biz sa¬na en güzel hikâyeleri anlatırız…" Ömer bunu üç defa okudu ve her üç defasında da adamı dövdü. Adam: "Ne yaptım ya Emir el müminin" diye tekrar sordu. Ömer: "Danyal’ın[6&#93; kitabını çoğaltan sen değil misin?" dedi. Adam: "Bana bir şey emret onu yerine getireyim" dedi. Ömer:"Git ve o yazdıklarını beyaz bir yün ve sıcak su ile sil son¬ra ne sen ne de Müslümanlardan hiçbirisi onu okumasın. Eğer senin okuduğunu veya Müslümanlardan birine okuttuğunu işitirsem sana şiddetli bir ceza veririm" dedi. Sonra ona: "Otur" dedi ve adam onun önünde oturdu. Ömer şöyle an¬lattı:"Ben Resulullah'ın yanından ayrılıp bir deri parçası üze¬rine yazılmış ehl-i kitabın bir kitabını aldım. Resulullah bana: "Elindeki nedir ya Ömer?" diye sordu. Ben: "Ya Rasulallah ilmimizin daha da artması için ehl-i ki¬tabın kitabının bir nüshasıdır" dedim. Resulullah buna öy¬le bir şekilde kızdı ki gözleri kızardı, sonra insanları nama¬za çağırdı Ensar "Peygamberimizi kızdırdınız yanınıza silahlarınızı alı¬nız." dedi. Hepsi gelip Resulullah'ın minberinin etrafını kuşattılar. Resulullah: "Ben size bu kitabı bembeyaz ve net olarak getir¬dim. O kitaptan şaşmayın ve şaşanlar da sizi aldatmasın" dedi. Ömer topluluğun arasından kalkarak şöyle dedi:"Rab olarak Allah'a, din olarak İslam'a ve senin de Al¬lah'ın elçisi olduğuna razı oldum ve şahit oldum." Resulullah da minberden indi.[7&#93; <br />
Muttalib b. Abdullah b. Hantab'tan rivayet olunmuştur; dedi ki: (Bir gün) Zeyd b. Sabit, Muâviye'nin[8&#93; yanına gitmişti. (Muâviye ona, Hz. Peygamber'den rivayet ettiği) bir hadisi sordu. (Zeyd ona bu hadisi rivayet edince Mûaviye orada bulunan) bir adama bu hadisi yazmasını emretti. Bunun üzerine Zeyd ona: Resulullah (s.a) bize kendi sözlerinden hiçbirini yazmamamızı emretti, dedi. (O adam da yazmış olduğu) bu hadisi sildi. [9&#93; <br />
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)'dan şöyle dediği rivayet olun¬muştur: Biz Kur'an ve şahadet kelimesinden başka bir şey yazmadık.[10&#93; <br />
Merasil bin Ebi Melikeden şöyle naklediyor: Ebu Bekir, Hz. Peygamber (s.a.v)in vefatından sonra halkı toplayıp şöyle dedi: “Siz Peygamberden, hakkında ihtilafınız olan bazı hadisler naklediyorsunuz; halkın sizlerden sonra o hadisler hususunda ihtilafları daha çok olacaktır. Binaenaleyh Resulullah’tan bir şey nakletmeyiniz! Eğer bir kimse sizden soru sorarsa, Allahın kitabı bizimle sizin aranızdadır, onun helâlını helal, haramını da haram bilin.” [11&#93; <br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den: Bazen arkadaşlarla oturur ve Hz. Peygamber'den duyduklarımızı yazardık. Bir keresinde Resûlullah yanımıza geldi ve "Ne yazıyorsunuz ?" diye sordu. Biz de:''Senden duyduğumuz şeyleri yazıyoruz dedik. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: "Allah'ın Kitabı ile birlikte başka bir kitap mı yazıyorsunuz?'' Biz sadece senden duyduğumuzu yazıyoruz."Allah'ın Kitabını yazın! Allah'ın Kitabı ile birlikte başka bir kitap mı yazıyorsunuz, sadece Allah'ın Kitabını yazın! Sadece onu yazın!"Bunun üzerine biz de onları bir tepede topladık ve hepsini yaktık. [12&#93; <br />
İkinci halife Hz. Ömer,  sünen[13&#93; yazmak istedi. Bu konu hakkında ashaptan görüş alışverişinde bulundu. Bir ay boyunca ALLAH’tan hayır bir yol talep etti. Nihayet bir şey yazmamak için karar alıp şöyle dedi: Ben, sizden önceki bir kavmi [14&#93; hatırladım, onlar birçok kitaplar yazdılar, sonra o kitaplara önem vererek ALLAH’ın kitabını terk ettiler. ALLAH’a ant olsun ki, ben ALLAH’ın kitabını başka bir şeyle kesinlikle karıştırmayacağım.[15&#93; Daha sonra şehirlere şöyle bir genelge gönderdi. Kimin yanında Peygamberden (s.a.v) bir hadis varsa onu derhal yok etsin.[16&#93; <br />
Müminlerin annesi Ayşe şöyle naklediyor: Babam[17&#93; Peygamberden (s.a.v) beş yüz hadis yazmıştı,[18&#93; bir gece sabaha kadar uyumadı, sabah olunca bana şöyle dedi: Kızım, yanında olan hadisleri getir. Ben de onları getirdim, derken onları yaktı ve şöyle dedi: Ölüp de onların senin yanında kalmasından korktum. [19&#93; <br />
Zeyd bin Sabit kendi sahifesini[20&#93; (kitabını) suyla yıkadı. Daha sonra onu yakarak şöyle dedi: Eğer başka sahifelerin de uzak yerlerde olduğunu öğrenmiş olursam, tüm çabayla oraya gidip onu mahvederim.[21&#93; <br />
Abdullah bin Mesut da sahifeleri yok etmek için çaba sarf edip şöyle diyordu: Bu kalpler, adeta bir kaptır; öyleyse onu Kuran’la işgal edin (doldurun), başka bir şeyle değil.[22&#93; <br />
Hz. Ömer, Abdullah bin Huzeyfe, Ebu Derda, Ebuhureyre, Ka’b el Ahbar ve Ukbe bin Amir gibi birçok hadis ravilerini kendi yanına çağırtıp onları, hadis nakletmekten alıkoymak için hapse attı. Hz. Ömer şehit edilince bu kişiler yeni halife Osman’ın vasıtasıyla serbest bırakıldılar.[23&#93; <br />
Kurza bin Kab şöyle naklediyor: Irak’a seyahat etmeyi düşünüyordum. Ömer beni Sırara (Medinenin yakınlarında bir yerin ismi) kadar yolcu etti. Daha sonra: “Sizinle birlikte buraya kadar ne için geldiğimi bilir misiniz?” diye sordu. Cevaben: “Bizi yolcu etmek ve bize ikramda bulunmayı kastetmişsin.” dedim. Ömer bu sözüme karşılık şöyle dedi: “Başka bir kastım da vardır; siz öyle bir şehre gidiyorsunuz ki, o şehrin bütün halkı Kuran okumakla meşguldür, onları hadisle meşgul etmeyiniz; Kuranı güzelleştirin, Resulullah’tan hadis rivayet etmeyin.” Kurza Irak’a vardığında, halk ondan hadis söylemesini rica etti, o da cevaben: “Ömer hadis nakletmeyi yasaklamıştır.” dedi.[24&#93; <br />
Amr bin Meymun şöyle diyor: Bir yıl, İbn-i Mesut’la[25&#93; gidiş gelişimiz vardı, onun kesinlikle Resulullah (s.a.v)den bir hadis naklettiğini görmedim. Bir gün konuşuyorken ağzından kale Resulullah (ALLAH’ın elçisi dedi ki) lafzı çıktı, bundan dolayı çok sıkılıp gama büründü, öyle ki alnından ter akmaya başladı.[26&#93; <br />
Buhari, Said bin Zeyd’den naklediyor: Benim Talha bin Ubeydullah, Sad bin Ebi Vakkas, Mikdad bin Esved ve Abdurrahman bin Avf [27&#93; ile sohbetim oluyordu. Onların hiçbirinden Resulullah’tan (s.a.v) bir hadis naklettiklerini görmedim; sadece Talha Uhud savaşından söz ediyordu.[28&#93; <br />
Zeyd bin Erkam’a; Bize hadis söyle denildiğinde; Kebirna ve nesiyna (İhtiyarladık, unuttuk) diyerek geçiştiriyordu.[29&#93; <br />
Örneklerden de anlaşılacağı üzere hadis yazımı hususunda Resulullah ve sahabe, gayet katı bir tutum almıştır. Bu tutumun en bariz göstergesi ilk hadis kitabı Muvatta’nın H.159 yılında yazılmış olmasıdır. Tavrın hadislerin söylenmesine değil, yazılmasına karşı alınması manidardır. Amaç, hadislerin dinleşmesinin önüne geçilmesidir. Ne yazık ki, peygamberden 150 yıl sonra sözlü hadis üretim fabrikaları yazılı bir boyuta ulaşarak, İslam dinini şirk dinine dönüştürmüşlerdir. <br />
77:50 Artık Kuran’dan sonra hangi hadise inanacaklar? <br />
<br />
________________________________________<br />
[1&#93; Müslim, kitabu zühd, 3004 numaralı hadis; Sahih: Müsned, 111/12, H.no: 11027; Benzer rivayetler için bk. 111/12, H.no: 11029; III/2I. H.no: i 1101; 111/39, H.no: 11283; 111/56, H.no: 11474; Müslim, Zühd, 72; Dârimî, Mukaddime, 42, H.no:456; Hâkim, 1/216, H.no:437; Nesâî, es-Sünenü'l-kübrâ, V/10, H.no:8008; Ebû Yala, 11/466, H.no:1288; Deytemî, Firdevs, V/34, H.no:7375.<br />
[2&#93; Ata b. Müslim hicri 135 yılında vefat etmiştir. Dolayısıyla bu kadar geç dönemde bile hadislerin yazımına karşı çıkan kanaat önderleri mevcuttur.<br />
[3&#93; İbrahim en Nehai hicri 96 yılında ölmüştür. Yani hicri 90’lı yıllarda bile hadis yazımına karşı şiddetli bir karşı çıkış vardı.<br />
[4&#93; İshak, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3 /56.<br />
[5&#93; İbn Ebi Şeybe, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3/56.<br />
[6&#93; Danyal kitabı Tevrat’ın bir bölümüdür. Maalesef sahtekârlar, peygambere atfen “Benim ağzımdan İsrailoğulları’nın sözlerini söyleyebilirsiniz.” diye bir hadis uydurmuşlardır. Bunun sonucunda israiliyatın büyük bir kısmı hadis olarak dine bocalanmıştır. <br />
[7&#93; Ebu Ya'la, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3/56/57.<br />
[8&#93; Muaviye’nin saltanatı hicri 60 yılına kadar 19 yıl sürmüştür. Bu koca dönemde Muaviye gibi bir tağut bile hadis yazdırmaya cüret edememiştir. Yalnızca sözlü olarak çarkını döndürmeye çalışmıştır.<br />
[9&#93; Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/251; Hanbel, Müsned, V/182, H.no: 21471; Ebû Dâvûd, İlim. 3, H.no:3647<br />
[10&#93; Müslim, zühd 72; Dârimî, mukaddime 42; Ahmed b. Hanbel, III, 12, 21, 39, 56.<br />
[11&#93; Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s. 3<br />
[12&#93; Hanbel, Müsned, 111/12, H.no: 11034<br />
[13&#93; Sünen, peygamberin eylemlerini haber veren hadis kitabının adıdır.<br />
[14&#93; Hadisleri pek çok yerde “mişna” olarak tanımlayan Hz. Ömer’in anımsadığı kavim Yahudiler olsa gerek.<br />
[15&#93; Bu haberi İbn- i Abdulbir ve Beyhaki, Ezvaun- alas- Sünnetil- Muhammediyyeden nakletmekteler s. 47; Zehebi, Tezkiretil Huffazdan, c.1, s.3-5<br />
[16&#93; İbni Sa’d, et Tabakat, c. 1, s. 3; Ezvaun ala’s sünnetil- Muhammediyye, s. 206<br />
[17&#93; Ayşe annemizin babası Hz. Ebubekir’dir.<br />
[18&#93; Hz. Ebubekir peygamber efendimizin en yakın arkadaşıydı. İlk iman edenlerdendi. Tüm mücadelelerin içerisinde bizzat yer almıştı. Onun 500 hadis yazması çok doğaldır. Hatta az biledir. Lakin daha sonra bu yazıtların Kuran’a rakip olacağını fark edince onların gözünün yaşına bile bakmamıştır.  Tarihe olan sevgim yüzünden Ebubekir’e kızmıyor da değilim. Keşke yakmasaydı da İslam tarihini ilk elden, en sahih bir şekilde öğrenebilseydik diye düşünüyorum. Lakin bu mevzuda Hanifliğim tarihçiliğimden ağır bastığı için kendisini minnetle ve şükranla anıyorum. ALLAH Ebubekir’den razı olsun. Radi Allahu anhu.<br />
[19&#93; Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c. 1, s.5<br />
[20&#93; Bu haberden de anlıyoruz ki Zeyd bin Sabit efendimizin ahirete intikalinden sonra bir hadis koleksiyonu hazırlamış ancak sonra bu işin zararlarını kavrayarak bu kitabını mahvetmiştir.<br />
[21&#93; Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.5; Ezvaun alas- Sünnetil- Muhammediyye, hadis yazımının nehy edilmesi bölümü, s. 49<br />
[22&#93; Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.5; Ezvaun alas- Sünnetil- Muhammediyye, hadis yazımının nehy edilmesi bölümü, s. 49<br />
[23&#93; Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.7; Müstedrek-i Hakim, c.1, s. 102<br />
[24&#93; Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.7-9<br />
[25&#93; İlk günden beri peygamberimizin yanında bulunmuş İbni Mesut bile hadis nakletmekten imtina ederken, ondan sekiz nesil sonra gelenlerin hadis fıçısı olmaları gariptir. Şüphesiz İbni Mesut gibi büyük bir Kuran üstadı, Kuran’ın hadislere boğdurulacağını çok iyi biliyordu.<br />
[26&#93; Ezvaun-alas Sünnetil- Muhammediyye, s. 55- 56<br />
[27&#93; İsmi geçen beş sahabenin dördü Sünni listesinin top onunda yer almaktadır. Mikdad ise Şia kampından alınan sonuçlara göre ilk sıralardadır. Bu mümtaz sahabeler, Kuran’la yoğrulmuş olduklarından bu işin ne denli büyük bir zulüm olacağını daha o günlerden kestirebilmişlerdir<br />
[28&#93; Ezvaun-alas Sünnetil- Muhammediyye, s. 56<br />
[29&#93; Ezvaun-alas Sünnetil- Muhammediyye, s. 56<br />
<br />
<br />
Hanif Murat'ın HÜKÜM YALNIZ ALLAH'INDIR isimli kitabından alıntıdır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HADİSLERİN YAZILMASI BİR ASIR BOYUNCA YASAKTI <br />
Hadislerin yazımı Abbasilere kadar yasaktı. Hadisçisinden sünnetçisine tüm ulema hadislerin yazımının yasak olduğu hususunda ittifak halindedir. İhtilaf, yasağın ne kadar sürdüğüne dairdir. Yasağa gerekçe olarak, Kuran’a karışmamasını ve Arapların hafıza teknikleri uzmanı olduğunu gösterirler. Hatta garip bir şekilde, hadis kitaplarının tamamı peygamberimizin ve sahabenin hadis yazımını yasakladığıyla doludur. Bu duruma sünnetçilerin en temel kaynaklardan örnekler verelim: <br />
Bize Haddûb b. Hâlid El-Ezdî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hemmam, Zeyd b. Eslem'den, o da Ata' b. Yesâr'dan, o da Elû Saîd El Hudrî'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Benden bir şey yazmayın. Her kim Kuran’dan başka benden bir şey yazarsa, onu hemen mahvetsin.” [1] <br />
“Ata b. Müslim'den[2] Bişr b. Kays'a: "Şu hadisi bana yaz" dedim. Ata: "Hayır yazmam çünkü İbrahim en-Nehai[3] şöyle söyledi: "Hadisleri yazıp da ona güvenir ve hadis öğrenimini bı¬rakırsınız. Bunun için yazmayın." Sonra Muaz b. Cebel’in' şöyle dediğini söyledi: "Bizler hadislerden bazı şeyler yazarken Resulullah ya¬nımıza çıka geldi ve: "Bu nedir ey Muaz?" diye sordu. Ben: "Biz senden işittiklerimizi yazıyoruz ya Resulullah" de¬dik. O ise: "Bu Kuran size başka şeylerden yeter" dedi ve bun¬dan sonra hiçbir şey yazmadık”[4] <br />
Ebu Berde'den, Ubeyde bir kitap yazdı bana: "Eğer Allah'ın kitabından bir ayet bu yazdıklarımda ol-masaydı hepsini yakardım." Sonra içinde su olan bir kap is¬tedi ve onu yıkadı sonra da şöyle dedi: "Benden işittiklerini iyi şekilde ezberle ve koru çün¬kü ben Resulullah’tan hiçbir şey yazmadım. Sen baba¬nı nerede ise helak edecektin.[5] <br />
Halid b. Artafe'den: “Ben Ömer'in yanında oturur¬ken, Abdulkays oğullarından Süveyş'te oturan bir adam ge¬tirildi. Ömer ona:"Sen filan oğlu filan mısın?" diye sordu. Adam: "Evet" deyince Ömer asasıyla ona vurdu. Adam: "Ne yaptım ya Emir el müminin" dedi. Ömer: "Otur" dedi ve adam oturunca Kuran’dan şu ayetleri okudu: (12:1-3)"Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla E.L.R. bu apaçık bir kitabın mucizeleridir.  Akledesiniz diye onu Arapça olarak indirdik ve biz sa¬na en güzel hikâyeleri anlatırız…" Ömer bunu üç defa okudu ve her üç defasında da adamı dövdü. Adam: "Ne yaptım ya Emir el müminin" diye tekrar sordu. Ömer: "Danyal’ın[6] kitabını çoğaltan sen değil misin?" dedi. Adam: "Bana bir şey emret onu yerine getireyim" dedi. Ömer:"Git ve o yazdıklarını beyaz bir yün ve sıcak su ile sil son¬ra ne sen ne de Müslümanlardan hiçbirisi onu okumasın. Eğer senin okuduğunu veya Müslümanlardan birine okuttuğunu işitirsem sana şiddetli bir ceza veririm" dedi. Sonra ona: "Otur" dedi ve adam onun önünde oturdu. Ömer şöyle an¬lattı:"Ben Resulullah'ın yanından ayrılıp bir deri parçası üze¬rine yazılmış ehl-i kitabın bir kitabını aldım. Resulullah bana: "Elindeki nedir ya Ömer?" diye sordu. Ben: "Ya Rasulallah ilmimizin daha da artması için ehl-i ki¬tabın kitabının bir nüshasıdır" dedim. Resulullah buna öy¬le bir şekilde kızdı ki gözleri kızardı, sonra insanları nama¬za çağırdı Ensar "Peygamberimizi kızdırdınız yanınıza silahlarınızı alı¬nız." dedi. Hepsi gelip Resulullah'ın minberinin etrafını kuşattılar. Resulullah: "Ben size bu kitabı bembeyaz ve net olarak getir¬dim. O kitaptan şaşmayın ve şaşanlar da sizi aldatmasın" dedi. Ömer topluluğun arasından kalkarak şöyle dedi:"Rab olarak Allah'a, din olarak İslam'a ve senin de Al¬lah'ın elçisi olduğuna razı oldum ve şahit oldum." Resulullah da minberden indi.[7] <br />
Muttalib b. Abdullah b. Hantab'tan rivayet olunmuştur; dedi ki: (Bir gün) Zeyd b. Sabit, Muâviye'nin[8] yanına gitmişti. (Muâviye ona, Hz. Peygamber'den rivayet ettiği) bir hadisi sordu. (Zeyd ona bu hadisi rivayet edince Mûaviye orada bulunan) bir adama bu hadisi yazmasını emretti. Bunun üzerine Zeyd ona: Resulullah (s.a) bize kendi sözlerinden hiçbirini yazmamamızı emretti, dedi. (O adam da yazmış olduğu) bu hadisi sildi. [9] <br />
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)'dan şöyle dediği rivayet olun¬muştur: Biz Kur'an ve şahadet kelimesinden başka bir şey yazmadık.[10] <br />
Merasil bin Ebi Melikeden şöyle naklediyor: Ebu Bekir, Hz. Peygamber (s.a.v)in vefatından sonra halkı toplayıp şöyle dedi: “Siz Peygamberden, hakkında ihtilafınız olan bazı hadisler naklediyorsunuz; halkın sizlerden sonra o hadisler hususunda ihtilafları daha çok olacaktır. Binaenaleyh Resulullah’tan bir şey nakletmeyiniz! Eğer bir kimse sizden soru sorarsa, Allahın kitabı bizimle sizin aranızdadır, onun helâlını helal, haramını da haram bilin.” [11] <br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den: Bazen arkadaşlarla oturur ve Hz. Peygamber'den duyduklarımızı yazardık. Bir keresinde Resûlullah yanımıza geldi ve "Ne yazıyorsunuz ?" diye sordu. Biz de:''Senden duyduğumuz şeyleri yazıyoruz dedik. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: "Allah'ın Kitabı ile birlikte başka bir kitap mı yazıyorsunuz?'' Biz sadece senden duyduğumuzu yazıyoruz."Allah'ın Kitabını yazın! Allah'ın Kitabı ile birlikte başka bir kitap mı yazıyorsunuz, sadece Allah'ın Kitabını yazın! Sadece onu yazın!"Bunun üzerine biz de onları bir tepede topladık ve hepsini yaktık. [12] <br />
İkinci halife Hz. Ömer,  sünen[13] yazmak istedi. Bu konu hakkında ashaptan görüş alışverişinde bulundu. Bir ay boyunca ALLAH’tan hayır bir yol talep etti. Nihayet bir şey yazmamak için karar alıp şöyle dedi: Ben, sizden önceki bir kavmi [14] hatırladım, onlar birçok kitaplar yazdılar, sonra o kitaplara önem vererek ALLAH’ın kitabını terk ettiler. ALLAH’a ant olsun ki, ben ALLAH’ın kitabını başka bir şeyle kesinlikle karıştırmayacağım.[15] Daha sonra şehirlere şöyle bir genelge gönderdi. Kimin yanında Peygamberden (s.a.v) bir hadis varsa onu derhal yok etsin.[16] <br />
Müminlerin annesi Ayşe şöyle naklediyor: Babam[17] Peygamberden (s.a.v) beş yüz hadis yazmıştı,[18] bir gece sabaha kadar uyumadı, sabah olunca bana şöyle dedi: Kızım, yanında olan hadisleri getir. Ben de onları getirdim, derken onları yaktı ve şöyle dedi: Ölüp de onların senin yanında kalmasından korktum. [19] <br />
Zeyd bin Sabit kendi sahifesini[20] (kitabını) suyla yıkadı. Daha sonra onu yakarak şöyle dedi: Eğer başka sahifelerin de uzak yerlerde olduğunu öğrenmiş olursam, tüm çabayla oraya gidip onu mahvederim.[21] <br />
Abdullah bin Mesut da sahifeleri yok etmek için çaba sarf edip şöyle diyordu: Bu kalpler, adeta bir kaptır; öyleyse onu Kuran’la işgal edin (doldurun), başka bir şeyle değil.[22] <br />
Hz. Ömer, Abdullah bin Huzeyfe, Ebu Derda, Ebuhureyre, Ka’b el Ahbar ve Ukbe bin Amir gibi birçok hadis ravilerini kendi yanına çağırtıp onları, hadis nakletmekten alıkoymak için hapse attı. Hz. Ömer şehit edilince bu kişiler yeni halife Osman’ın vasıtasıyla serbest bırakıldılar.[23] <br />
Kurza bin Kab şöyle naklediyor: Irak’a seyahat etmeyi düşünüyordum. Ömer beni Sırara (Medinenin yakınlarında bir yerin ismi) kadar yolcu etti. Daha sonra: “Sizinle birlikte buraya kadar ne için geldiğimi bilir misiniz?” diye sordu. Cevaben: “Bizi yolcu etmek ve bize ikramda bulunmayı kastetmişsin.” dedim. Ömer bu sözüme karşılık şöyle dedi: “Başka bir kastım da vardır; siz öyle bir şehre gidiyorsunuz ki, o şehrin bütün halkı Kuran okumakla meşguldür, onları hadisle meşgul etmeyiniz; Kuranı güzelleştirin, Resulullah’tan hadis rivayet etmeyin.” Kurza Irak’a vardığında, halk ondan hadis söylemesini rica etti, o da cevaben: “Ömer hadis nakletmeyi yasaklamıştır.” dedi.[24] <br />
Amr bin Meymun şöyle diyor: Bir yıl, İbn-i Mesut’la[25] gidiş gelişimiz vardı, onun kesinlikle Resulullah (s.a.v)den bir hadis naklettiğini görmedim. Bir gün konuşuyorken ağzından kale Resulullah (ALLAH’ın elçisi dedi ki) lafzı çıktı, bundan dolayı çok sıkılıp gama büründü, öyle ki alnından ter akmaya başladı.[26] <br />
Buhari, Said bin Zeyd’den naklediyor: Benim Talha bin Ubeydullah, Sad bin Ebi Vakkas, Mikdad bin Esved ve Abdurrahman bin Avf [27] ile sohbetim oluyordu. Onların hiçbirinden Resulullah’tan (s.a.v) bir hadis naklettiklerini görmedim; sadece Talha Uhud savaşından söz ediyordu.[28] <br />
Zeyd bin Erkam’a; Bize hadis söyle denildiğinde; Kebirna ve nesiyna (İhtiyarladık, unuttuk) diyerek geçiştiriyordu.[29] <br />
Örneklerden de anlaşılacağı üzere hadis yazımı hususunda Resulullah ve sahabe, gayet katı bir tutum almıştır. Bu tutumun en bariz göstergesi ilk hadis kitabı Muvatta’nın H.159 yılında yazılmış olmasıdır. Tavrın hadislerin söylenmesine değil, yazılmasına karşı alınması manidardır. Amaç, hadislerin dinleşmesinin önüne geçilmesidir. Ne yazık ki, peygamberden 150 yıl sonra sözlü hadis üretim fabrikaları yazılı bir boyuta ulaşarak, İslam dinini şirk dinine dönüştürmüşlerdir. <br />
77:50 Artık Kuran’dan sonra hangi hadise inanacaklar? <br />
<br />
________________________________________<br />
[1] Müslim, kitabu zühd, 3004 numaralı hadis; Sahih: Müsned, 111/12, H.no: 11027; Benzer rivayetler için bk. 111/12, H.no: 11029; III/2I. H.no: i 1101; 111/39, H.no: 11283; 111/56, H.no: 11474; Müslim, Zühd, 72; Dârimî, Mukaddime, 42, H.no:456; Hâkim, 1/216, H.no:437; Nesâî, es-Sünenü'l-kübrâ, V/10, H.no:8008; Ebû Yala, 11/466, H.no:1288; Deytemî, Firdevs, V/34, H.no:7375.<br />
[2] Ata b. Müslim hicri 135 yılında vefat etmiştir. Dolayısıyla bu kadar geç dönemde bile hadislerin yazımına karşı çıkan kanaat önderleri mevcuttur.<br />
[3] İbrahim en Nehai hicri 96 yılında ölmüştür. Yani hicri 90’lı yıllarda bile hadis yazımına karşı şiddetli bir karşı çıkış vardı.<br />
[4] İshak, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3 /56.<br />
[5] İbn Ebi Şeybe, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3/56.<br />
[6] Danyal kitabı Tevrat’ın bir bölümüdür. Maalesef sahtekârlar, peygambere atfen “Benim ağzımdan İsrailoğulları’nın sözlerini söyleyebilirsiniz.” diye bir hadis uydurmuşlardır. Bunun sonucunda israiliyatın büyük bir kısmı hadis olarak dine bocalanmıştır. <br />
[7] Ebu Ya'la, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3/56/57.<br />
[8] Muaviye’nin saltanatı hicri 60 yılına kadar 19 yıl sürmüştür. Bu koca dönemde Muaviye gibi bir tağut bile hadis yazdırmaya cüret edememiştir. Yalnızca sözlü olarak çarkını döndürmeye çalışmıştır.<br />
[9] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/251; Hanbel, Müsned, V/182, H.no: 21471; Ebû Dâvûd, İlim. 3, H.no:3647<br />
[10] Müslim, zühd 72; Dârimî, mukaddime 42; Ahmed b. Hanbel, III, 12, 21, 39, 56.<br />
[11] Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s. 3<br />
[12] Hanbel, Müsned, 111/12, H.no: 11034<br />
[13] Sünen, peygamberin eylemlerini haber veren hadis kitabının adıdır.<br />
[14] Hadisleri pek çok yerde “mişna” olarak tanımlayan Hz. Ömer’in anımsadığı kavim Yahudiler olsa gerek.<br />
[15] Bu haberi İbn- i Abdulbir ve Beyhaki, Ezvaun- alas- Sünnetil- Muhammediyyeden nakletmekteler s. 47; Zehebi, Tezkiretil Huffazdan, c.1, s.3-5<br />
[16] İbni Sa’d, et Tabakat, c. 1, s. 3; Ezvaun ala’s sünnetil- Muhammediyye, s. 206<br />
[17] Ayşe annemizin babası Hz. Ebubekir’dir.<br />
[18] Hz. Ebubekir peygamber efendimizin en yakın arkadaşıydı. İlk iman edenlerdendi. Tüm mücadelelerin içerisinde bizzat yer almıştı. Onun 500 hadis yazması çok doğaldır. Hatta az biledir. Lakin daha sonra bu yazıtların Kuran’a rakip olacağını fark edince onların gözünün yaşına bile bakmamıştır.  Tarihe olan sevgim yüzünden Ebubekir’e kızmıyor da değilim. Keşke yakmasaydı da İslam tarihini ilk elden, en sahih bir şekilde öğrenebilseydik diye düşünüyorum. Lakin bu mevzuda Hanifliğim tarihçiliğimden ağır bastığı için kendisini minnetle ve şükranla anıyorum. ALLAH Ebubekir’den razı olsun. Radi Allahu anhu.<br />
[19] Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c. 1, s.5<br />
[20] Bu haberden de anlıyoruz ki Zeyd bin Sabit efendimizin ahirete intikalinden sonra bir hadis koleksiyonu hazırlamış ancak sonra bu işin zararlarını kavrayarak bu kitabını mahvetmiştir.<br />
[21] Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.5; Ezvaun alas- Sünnetil- Muhammediyye, hadis yazımının nehy edilmesi bölümü, s. 49<br />
[22] Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.5; Ezvaun alas- Sünnetil- Muhammediyye, hadis yazımının nehy edilmesi bölümü, s. 49<br />
[23] Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.7; Müstedrek-i Hakim, c.1, s. 102<br />
[24] Zehebi, Tezkiretul- Huffaz, c.1, s.7-9<br />
[25] İlk günden beri peygamberimizin yanında bulunmuş İbni Mesut bile hadis nakletmekten imtina ederken, ondan sekiz nesil sonra gelenlerin hadis fıçısı olmaları gariptir. Şüphesiz İbni Mesut gibi büyük bir Kuran üstadı, Kuran’ın hadislere boğdurulacağını çok iyi biliyordu.<br />
[26] Ezvaun-alas Sünnetil- Muhammediyye, s. 55- 56<br />
[27] İsmi geçen beş sahabenin dördü Sünni listesinin top onunda yer almaktadır. Mikdad ise Şia kampından alınan sonuçlara göre ilk sıralardadır. Bu mümtaz sahabeler, Kuran’la yoğrulmuş olduklarından bu işin ne denli büyük bir zulüm olacağını daha o günlerden kestirebilmişlerdir<br />
[28] Ezvaun-alas Sünnetil- Muhammediyye, s. 56<br />
[29] Ezvaun-alas Sünnetil- Muhammediyye, s. 56<br />
<br />
<br />
Hanif Murat'ın HÜKÜM YALNIZ ALLAH'INDIR isimli kitabından alıntıdır]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anne Güvercin]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=398</link>
			<pubDate>Wed, 12 May 2010 10:56:12 -0700</pubDate>
			<dc:creator>Serdar102</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=398</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: <br />
<br />
“ Ne istersin şu küçük yaratıklardan  bilmem  ki?  Ne zararı var onların  sana?  Bırak ötsünler, uçsunlar,  kanat çırpsınlar. “ <br />
<br />
Batur: “ Sarper  yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ <br />
<br />
Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı.  <br />
<br />
Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma  “  dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e  dönerek: <br />
<br />
“ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi. <br />
<br />
Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper:  <br />
<br />
“ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi. <br />
<br />
Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde sapanla bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte, bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. <br />
<br />
Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım  şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “ <br />
<br />
Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire  4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu. <br />
<br />
Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken, eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. <br />
<br />
Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana,  bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki, anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi. <br />
<br />
Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. <br />
<br />
Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda, yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı. <br />
<br />
Yazan: Serdar  Yıldırım</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: <br />
<br />
“ Ne istersin şu küçük yaratıklardan  bilmem  ki?  Ne zararı var onların  sana?  Bırak ötsünler, uçsunlar,  kanat çırpsınlar. “ <br />
<br />
Batur: “ Sarper  yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ <br />
<br />
Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı.  <br />
<br />
Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma  “  dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e  dönerek: <br />
<br />
“ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi. <br />
<br />
Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper:  <br />
<br />
“ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi. <br />
<br />
Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde sapanla bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte, bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. <br />
<br />
Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım  şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “ <br />
<br />
Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire  4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu. <br />
<br />
Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken, eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. <br />
<br />
Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana,  bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki, anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi. <br />
<br />
Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. <br />
<br />
Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda, yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı. <br />
<br />
Yazan: Serdar  Yıldırım</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[inşallah demek]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=397</link>
			<pubDate>Tue, 11 May 2010 06:47:49 -0700</pubDate>
			<dc:creator>tanermhr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=397</guid>
			<description><![CDATA[Inşallah demek <br />
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا<br />
<br />
23- Hiçbir iş hakkında "Bunu yarın yapacağım " deme.<br />
<br />
إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي<br />
لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا<br />
<br />
24- Bunun yerine, "Allah dilerse (inşaallah) yarın bu işi yapacağım" de. Böyle demeyi unuttuğunda ise Rabb'ini an ve "Umarım ki, beni şimdikinden daha çok doğruya yaklaştırır" de.<br />
<br />
23. Bu mübarek âyetler, her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı Hak'kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf in mağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ'nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki, insan ölür veya bir mania karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.<br />
<br />
Rivayete göre Yahudilerin teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamber efendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve Zülkarneyn'e dair malûmat istemişler. Pesûl-i Ekrem de "onlara dair size yarın haber veririm" diye buyurmuş. İnşallah dememiş, bunun üzerine on beş gün veya kırk gün ilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.<br />
<br />
24. Evet.. Öyle kesin bir vaatde bulunmamalıdır. (Ancak Allah dileyecek olursa) inşallah yapacağım veya haber vereceğim demelidir. İnşallah demekten gaflet etmemelidir. Çünkü aksi takdirde o üstlenilen şey belki yapılamaz, insan sözünden dönmüş olur. (ve unuttuğun vakit) inşallah demeyi unuttuğun, sonra da hatırladığın zaman (Rabbini zikret) hemen yin inşallah demekte bulun. Bu takdirde Allah'ın adı ile teberrukte bulunulmuş olur ve insan gaflet günahından kurtulur. Fakat boşama, azat etme gibi muameleler hususunda böyle bir istisnanın tehiri geçerli değildir. Meselâ: bir kimse, eşine: Seni boşadım dese şer'an derhal boşama gerçekleşir. Daha sonra inşallah dese bu geçerli sayılarak boşama hadisesi ortadan kalkmaz. Çünkü aksi takdirde hiçbir anlaşmaya ve muameleye ait sözlerin kıymeti kalmaz. Bütün yüce fakihler bu görüştedirler. Evet.. Cenab-ı Hak'ki daima zikret (ve de ki: Umulur ki: Rabbim beni bundan) bu sual edilen ashab-ı kehf'e ve saireye ait haberlerden (daha yakın) benim peygamberliğime daha çok dalâlet eden (bir dosdoğru habere) bir muvaffakiyete (eriştirir) beni bir nice hârikalar göstermeye nail kılar. Nitekim de kılmıştır. Evet, ashab-ı kehf'in kıssasından daha büyük, daha zahir olan bir kısım yüce peygamberlerin kıssalarından hebardar buyurulmuş ve geleceğe ait birnice hadiselere dair bilgiler vermiştir.<br />
<br />
"Kimse yarın ne kazanacağını bilmez." (Lokmân, 31/34). <br />
kardeşlerim İNŞALLAH demekten korkmayalım.VERDİĞİMİZ HER SÖZÜN SONUNA EKLEMEYİ UNUTMAYALIM DUA İLE]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Inşallah demek <br />
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا<br />
<br />
23- Hiçbir iş hakkında "Bunu yarın yapacağım " deme.<br />
<br />
إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي<br />
لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا<br />
<br />
24- Bunun yerine, "Allah dilerse (inşaallah) yarın bu işi yapacağım" de. Böyle demeyi unuttuğunda ise Rabb'ini an ve "Umarım ki, beni şimdikinden daha çok doğruya yaklaştırır" de.<br />
<br />
23. Bu mübarek âyetler, her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı Hak'kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf in mağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ'nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki, insan ölür veya bir mania karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.<br />
<br />
Rivayete göre Yahudilerin teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamber efendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve Zülkarneyn'e dair malûmat istemişler. Pesûl-i Ekrem de "onlara dair size yarın haber veririm" diye buyurmuş. İnşallah dememiş, bunun üzerine on beş gün veya kırk gün ilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.<br />
<br />
24. Evet.. Öyle kesin bir vaatde bulunmamalıdır. (Ancak Allah dileyecek olursa) inşallah yapacağım veya haber vereceğim demelidir. İnşallah demekten gaflet etmemelidir. Çünkü aksi takdirde o üstlenilen şey belki yapılamaz, insan sözünden dönmüş olur. (ve unuttuğun vakit) inşallah demeyi unuttuğun, sonra da hatırladığın zaman (Rabbini zikret) hemen yin inşallah demekte bulun. Bu takdirde Allah'ın adı ile teberrukte bulunulmuş olur ve insan gaflet günahından kurtulur. Fakat boşama, azat etme gibi muameleler hususunda böyle bir istisnanın tehiri geçerli değildir. Meselâ: bir kimse, eşine: Seni boşadım dese şer'an derhal boşama gerçekleşir. Daha sonra inşallah dese bu geçerli sayılarak boşama hadisesi ortadan kalkmaz. Çünkü aksi takdirde hiçbir anlaşmaya ve muameleye ait sözlerin kıymeti kalmaz. Bütün yüce fakihler bu görüştedirler. Evet.. Cenab-ı Hak'ki daima zikret (ve de ki: Umulur ki: Rabbim beni bundan) bu sual edilen ashab-ı kehf'e ve saireye ait haberlerden (daha yakın) benim peygamberliğime daha çok dalâlet eden (bir dosdoğru habere) bir muvaffakiyete (eriştirir) beni bir nice hârikalar göstermeye nail kılar. Nitekim de kılmıştır. Evet, ashab-ı kehf'in kıssasından daha büyük, daha zahir olan bir kısım yüce peygamberlerin kıssalarından hebardar buyurulmuş ve geleceğe ait birnice hadiselere dair bilgiler vermiştir.<br />
<br />
"Kimse yarın ne kazanacağını bilmez." (Lokmân, 31/34). <br />
kardeşlerim İNŞALLAH demekten korkmayalım.VERDİĞİMİZ HER SÖZÜN SONUNA EKLEMEYİ UNUTMAYALIM DUA İLE]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[kuran'ın bahsetmediği alanlar mubahtır!!!]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=396</link>
			<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 16:12:52 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=396</guid>
			<description><![CDATA[KURAN'IN BAHSETMEDİĞİ ALANLAR MUBAHTIR <br />
5:101 Ey iman edenler: Açıklandığı takdirde zorunuza gidecek şeyleri sormayın. Kuran indirilirken sorarsanız size açıklanır. ALLAH onları (bahsedilmeyen konuları)[1&#93; bağışlamıştır. ALLAH bağışlayandır, yumuşak davranandır.  <br />
Tüm, Kuran’ı yetersiz, detaysız, eksik, tarihsel görmenin arka planında yatan gerçek; “eşyada asıl olan mubahlıktır.” ilkesi yerine haramın istihdam edilmesidir. Bu elbette ki tanrılığa soyunanlara geniş manevra alanları kazandırabileceği için revaç bulmuştur. Bir şeyin haram, günah ve mekruh olduğunu savcıların delillendirmeleri gerekir. Ancak, öylesine bir kargaşa yaratılmış ki, örneğin; “erkeklerin ipek giymeleri haram değildir.” dediğimizde; bizden bu cümlenin birebir yazıldığı ayeti istiyorlar. Ancak babamız İbrahim’den (as) öğrendiğimiz en iyi savunma hücumdur (2:258) taktiğini uygulayınca şaşırıp kalıyorlar ve inançlarında ne kadar içtenliksiz olduklarını ortaya koyuyorlar. Çünkü Kuran’da araba sürmek, telefonda konuşmak, takım elbise giyinmek vs helaldir, yazan bir ayet de yok. Ancak bunların hepsini yapıyorlar. <br />
Kuran’ın en uzun süresi Bakara’dır. Sureye de isim veren “inek kıssası” gereksiz ayrıntılara dalıp, emirlerin özünü devre dışı bırakan tiplemeler trajik bir şekilde ifşa edilir. Kıssa; Musa’nın (as) kavmine ALLAH’ın bir inek boğazlanmasını buyurduğunu deklare etmesiyle başlar. İlk olarak Yahudiler emri savsaklamak için, aynen Kibar Feyzo’nun Maho ağaya dediği “Ağam bizimle eğleniyor musun?” cümlesini kurarlar. Bu cümlenin arkasında pek çok parapsikolojik nedenler olsa da yapılmak istenen şovdur. Dini çok ciddiye aldıklarını vurgulamak isterler. Kelime oyunlarıyla buyruktan sıvışamayacaklarını sezince, hem bu işten yırtabilir miyiz ümidiyle “Yugoslav faulü” yaparak süreye oynamak, hem de bu işi yaparken takva ayaklarına da yatabilmek için başlarlar sorular sormaya: “O nasıl bir şeydir?” - ne yaşlı ne de körpe bir inektir. “Rengi nedir?” - O sapsarı, bakanların gözlerini kamaştıran bir inektir. “Bizce sığırlar birbirine benzemektedir. O açıkça nasıl bir şeydir?” - O çift sürmek ve ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış alacasız bir inektir. (2:67-71) Böylelikle bu basit emri az kalsın yapamayacaklardır. <br />
İnsanın fıtratıdır toplum tarafından beğenilme güdüsü. Her insan takdir edilmek ister. Toplumun tamamen din üzerine şekillendiği dönemlerde, insanların sahte veya samimi dindarlık gösterileri yapmaları kaçınılmazdır. Bu dindarlık gösterileri elbette dine zam yapmaktan geçer. Kılı kırk yarıp kimsenin hayal bile edemeyeceği haramlar üretmekten geçer. Her hareketinde dini bir işlev yapma sevdasına düşmekten geçer…  <br />
Maalesef Müslümanlar bu hususta Yahudilerden hiç de geri kalmamışlardır. Kuran’da bahsedilmeyen pek çok soru sormuşlar, burada cevap bulamayınca imdada hadisler, sünnetler, icmalar ve fetvalar yetişmiştir. Tırnakların nasıl kesileceği, nasıl yatılacağı, nasıl tuvalet edileceği, nasıl yemek yeneceği, detaylı haramlar, mekruhlar ve menduplar listesi gibi pek çok gereksiz soru, soruna dönüştürülmüştür. Her zaman olduğu gibi bu sorunu bazıları fırsata çevirerek amme hizmeti görmüşler, en büyük hizmeti de kendilerine yapmaktan çekinmemişlerdir. Bu şekilde dine eklenenlerin tamamına yakın bir kısmı ALLAH’ın bizi Kuran’da özgür bıraktığı alanlardır. <br />
5:102 Sizden önceki bir toplum onları sordu. Sonra bu yüzden kâfir oldular. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1&#93; Parantez içi ifademiz tamamen ayetin zımnen söylediğini yansıtır. Kuran indirilirken yaşayan insanların her sorusuna cevap verilmiştir. Ancak fazla soru sormayıp dini Yahudiler gibi zorlaştırmayın denilerek ikaz edilmişlerdi. Kurandan sonra yaşayanlar içinse ALLAH hepsini affetmiştir. Yani bir şey Kuran’da yazmıyorsa helaldir, mubahtır, serbesttir. Fakat sonraki neslin bu soruları bitmek tükenmek bilmedi. Sonraki ayette de belirtildiği gibi sormuşlar ve cevabını Kuran’da bulamadıkları için hadis uydurarak kâfir olmuşlardır. Hadislerin, fetvaların, icma ve kıyasların ekserisi bu serbestîye alanına tecavüz eden sorular ve onlara verilmiş cevaplardan ibarettir.<br />
<br />
HANİF MURAT’IN  “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR “  isimli kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KURAN'IN BAHSETMEDİĞİ ALANLAR MUBAHTIR <br />
5:101 Ey iman edenler: Açıklandığı takdirde zorunuza gidecek şeyleri sormayın. Kuran indirilirken sorarsanız size açıklanır. ALLAH onları (bahsedilmeyen konuları)[1] bağışlamıştır. ALLAH bağışlayandır, yumuşak davranandır.  <br />
Tüm, Kuran’ı yetersiz, detaysız, eksik, tarihsel görmenin arka planında yatan gerçek; “eşyada asıl olan mubahlıktır.” ilkesi yerine haramın istihdam edilmesidir. Bu elbette ki tanrılığa soyunanlara geniş manevra alanları kazandırabileceği için revaç bulmuştur. Bir şeyin haram, günah ve mekruh olduğunu savcıların delillendirmeleri gerekir. Ancak, öylesine bir kargaşa yaratılmış ki, örneğin; “erkeklerin ipek giymeleri haram değildir.” dediğimizde; bizden bu cümlenin birebir yazıldığı ayeti istiyorlar. Ancak babamız İbrahim’den (as) öğrendiğimiz en iyi savunma hücumdur (2:258) taktiğini uygulayınca şaşırıp kalıyorlar ve inançlarında ne kadar içtenliksiz olduklarını ortaya koyuyorlar. Çünkü Kuran’da araba sürmek, telefonda konuşmak, takım elbise giyinmek vs helaldir, yazan bir ayet de yok. Ancak bunların hepsini yapıyorlar. <br />
Kuran’ın en uzun süresi Bakara’dır. Sureye de isim veren “inek kıssası” gereksiz ayrıntılara dalıp, emirlerin özünü devre dışı bırakan tiplemeler trajik bir şekilde ifşa edilir. Kıssa; Musa’nın (as) kavmine ALLAH’ın bir inek boğazlanmasını buyurduğunu deklare etmesiyle başlar. İlk olarak Yahudiler emri savsaklamak için, aynen Kibar Feyzo’nun Maho ağaya dediği “Ağam bizimle eğleniyor musun?” cümlesini kurarlar. Bu cümlenin arkasında pek çok parapsikolojik nedenler olsa da yapılmak istenen şovdur. Dini çok ciddiye aldıklarını vurgulamak isterler. Kelime oyunlarıyla buyruktan sıvışamayacaklarını sezince, hem bu işten yırtabilir miyiz ümidiyle “Yugoslav faulü” yaparak süreye oynamak, hem de bu işi yaparken takva ayaklarına da yatabilmek için başlarlar sorular sormaya: “O nasıl bir şeydir?” - ne yaşlı ne de körpe bir inektir. “Rengi nedir?” - O sapsarı, bakanların gözlerini kamaştıran bir inektir. “Bizce sığırlar birbirine benzemektedir. O açıkça nasıl bir şeydir?” - O çift sürmek ve ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış alacasız bir inektir. (2:67-71) Böylelikle bu basit emri az kalsın yapamayacaklardır. <br />
İnsanın fıtratıdır toplum tarafından beğenilme güdüsü. Her insan takdir edilmek ister. Toplumun tamamen din üzerine şekillendiği dönemlerde, insanların sahte veya samimi dindarlık gösterileri yapmaları kaçınılmazdır. Bu dindarlık gösterileri elbette dine zam yapmaktan geçer. Kılı kırk yarıp kimsenin hayal bile edemeyeceği haramlar üretmekten geçer. Her hareketinde dini bir işlev yapma sevdasına düşmekten geçer…  <br />
Maalesef Müslümanlar bu hususta Yahudilerden hiç de geri kalmamışlardır. Kuran’da bahsedilmeyen pek çok soru sormuşlar, burada cevap bulamayınca imdada hadisler, sünnetler, icmalar ve fetvalar yetişmiştir. Tırnakların nasıl kesileceği, nasıl yatılacağı, nasıl tuvalet edileceği, nasıl yemek yeneceği, detaylı haramlar, mekruhlar ve menduplar listesi gibi pek çok gereksiz soru, soruna dönüştürülmüştür. Her zaman olduğu gibi bu sorunu bazıları fırsata çevirerek amme hizmeti görmüşler, en büyük hizmeti de kendilerine yapmaktan çekinmemişlerdir. Bu şekilde dine eklenenlerin tamamına yakın bir kısmı ALLAH’ın bizi Kuran’da özgür bıraktığı alanlardır. <br />
5:102 Sizden önceki bir toplum onları sordu. Sonra bu yüzden kâfir oldular. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1] Parantez içi ifademiz tamamen ayetin zımnen söylediğini yansıtır. Kuran indirilirken yaşayan insanların her sorusuna cevap verilmiştir. Ancak fazla soru sormayıp dini Yahudiler gibi zorlaştırmayın denilerek ikaz edilmişlerdi. Kurandan sonra yaşayanlar içinse ALLAH hepsini affetmiştir. Yani bir şey Kuran’da yazmıyorsa helaldir, mubahtır, serbesttir. Fakat sonraki neslin bu soruları bitmek tükenmek bilmedi. Sonraki ayette de belirtildiği gibi sormuşlar ve cevabını Kuran’da bulamadıkları için hadis uydurarak kâfir olmuşlardır. Hadislerin, fetvaların, icma ve kıyasların ekserisi bu serbestîye alanına tecavüz eden sorular ve onlara verilmiş cevaplardan ibarettir.<br />
<br />
HANİF MURAT’IN  “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR “  isimli kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KURAN EVRENSELDİR]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=395</link>
			<pubDate>Thu, 22 Apr 2010 03:12:32 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=395</guid>
			<description><![CDATA[KURAN EVRENSELDİR <br />
6:19… Bu Kuran, bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu… <br />
Gelenekçiler ve modernistler birbirlerinin hasımlarıymış gibi ortalarda salınan ancak Kuran’a karşı icma ile saldıran iki zıt kutuptur. Bir şeytan sağdan diğeriyse soldan yaklaşarak Müslümanları saptırmaya ant içmişlerdir sanki. İki zümre de farklı isimlendirmelerle de olsa Kuran’ın evrensel olduğu gerçeğine karşı amansız salvo atışları gerçekleştirirler.  <br />
Sağ taraftan yaklaşan şeytan:  <br />
“İslam, çok kısa zamanda dünyanın dört bucağına yayıldı. Doğal olarak pek çok yeni sorunla karşılaşıldı. Köylü-şehirli, Sibiryalı-Arabistanlı, cahil-alim, beyaz-zenci gibi pek çok tezatlıklar doğdu. Bunların aynı dini kuralları yaşayıp benimseme olanakları olmadığı için, mezhep âlimlerimiz ortaya atılarak onları bu sıkıntılardan kurtardı.” <br />
“Kuran’dan sonra pek çok yeni şey ortaya çıktı. Bunların haram mı helal mi olduklarına âlimlerimiz cevap vermeseydi herkes şaşkın bir vaziyette kalırdı.”   <br />
“Kuran tedrici bir şekilde indi. Bu eğitim sürecinde bazı emirler nesih edilerek değiştirildi. Bu insanların adaptasyon sürecini geliştirmek içindi.” <br />
“Asr-ı saadet döneminde hem peygamberimiz yaşıyordu hem de sahabe yıldızlar gibiydi. Onlar çoğu şeyi leb demeden anlıyorlardı. Ancak biz onlar gibi olmadığımız için onlara izin verilen pek çok konu bizler için mubah değildir.”  <br />
“Kuran, kıyamete kadar karşılaşacağımız her türlü konuya cevap verseydi milyonlarca sayfayı geçerdi. Bu da hem hıfzedilmesini hem de yazılarak korunmasını imkânsız kılardı. Onun için yeni çıkan bu konular, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibi olan ümmetin âlimlerine havale edilmiştir.”  <br />
“Kuran’ı anlamak için esbab-ı nüzul haberlerine bakılmalıdır.” [1&#93; <br />
Vb. pek çok doneyle halka fısıldamaktadır. <br />
Sol taraftan sokulan deyyus ise şu şekilde vesvese verir:   <br />
“Kuran 1400 yıl önce bedevi bir kabileye geldi. Aradan çok zaman geçti ve dünyanın nizamı tamamen değişti. Kuran’da bahsedilen kavramların çoğunun ya içeriği değişti ya da tarihsel bir bilgi konumuna indirgendi.”  <br />
“O zaman hapishane diye bir kavram bulunmadığından yahut masraflı olduğundan, had cezalarında hapishane seçeneği hiç göz önünde tutulmamıştır. Şimdi ise koşullar tamamen değişmiştir. O halde hırsızların elini kesmek, zina edene 100 sopa vurmak, cana can dişe diş kısas uygulamak, gibi cezalar tarihe karışmıştır.”  <br />
“Kuran’ın faizi yasakladığı dönemde ne enflasyon vardı, ne taksitle alışveriş, ne de paranın değeri. Hatta banknot bile yoktu. Ancak kapitalin en önemli güç olduğu günümüzde parayı faize koymamak bir zulümdür. Zaten Kuran’ın yasakladığı faiz değil tefeciliktir.”  <br />
“Cihat, İslam’ı yaymak için girişilen savaşlardır. Günümüzde ise internet, televizyon, gazete gibi kitle iletişim araçları vesilesiyle herkese dilersek tebliğ ulaştırabiliriz. Yani cihatla ilgili tüm ayetlerin günümüzde geçerliliği kalmamıştır. Zaten İslam, “barış” [2&#93; demek değil mi?”  <br />
“Kuran, mirastan kadınlara erkeklerin yarısı oranını verdiğinde o çağ için bu bir devrimdi. Fakat günümüzde bu durum değişmiştir. Adalet kadın ve erkeğe eşit verilmesidir.”  <br />
“Kuran’ın indiği asırda sürekli savaşlar olduğu için erkek nüfusu azdı. Bu yüzden çok eşliliğe izin verilmiştir. Şimdi ise pozisyon değiştiği için böyle bir durum söz konusu bile değildir. Bu ruhsatın hükmü kalkmıştır.”  <br />
“İddet dönemi çocuk olup olmaması ile ilintilidir. Günümüzde gebelik testi, ultrason gibi teknolojik gereçler, bu hükmün illetini ortadan kaldırarak geçersiz kılmıştır…”  <br />
Tabi ki sağcı şeytanın da solcunun da bu tip binlerce örneğini sıralayabiliriz. Maksat hâsıl olmuştur umarım. Hepsi saygın olarak addedilen din adamlarından alıntıladığımız bu iddialara bu kitabımızda cevap vermeyeceğiz. Sivrisineklerle burada uğraşmayacağımızı en baştan belirttik. Şimdi bataklığa yönelerek Kuran’ın evrensel olup olmadığına bakalım. <br />
Öncelikle ALLAH’ı hakkıyla takdir etmemiz gerekir. Eğer Rabbimizin şanını kavrayamamışsak her yol fısk istasyonuna çıkar. ALLAH gelmişi ve geçmiş âlemde olmuş, oluyor ve olacak her şeyi bilir. Hatta bunları bir kitapta ilminde kayıt altına almıştır. (20:110; 2:255; 10:61; 22:70; 35:11) <br />
6:59 Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları kendisinden başka kimse bilemez. Karada ve denizde olanı bilir. O’nun bilgisi olmadan yaprak dalından düşmez. Toprağın derinliklerinde hiçbir kuru ve yaş habbe yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.  <br />
O halde kim ALLAH’a ve Kuran’a inandığını söylediği halde, âlemlerin efendisinin koşulların değişebileceğini bilemeyeceğini iddia edebilir? Evet, peygamberimizden itibaren sosyal, ekonomik, kültürel, ticari, teknolojik alanlarda pek çok değişiklik vuku bulmuştur. Ve bu evirilme saate kadar da sürecektir. Lakin bu değişim ve gelişimler de bir kitapta kayıtlı olduğundan, Hak Teâlâ, Kuran’ı saate kadar her türlü konum ve koşulda işlevini sürdürecek şekilde indirmiştir. Aksi, dinin kemale ermediği ve yeni peygamber ve kitaplara ihtiyaç duyacağımız manasına gelir. Hâşâ, eğer böyle bir durum varsa ıslah için bizleri mehdi, müceddid, bediüzzaman, gibi sıfatlara sahip olanlar da kesmeyecektir. Hatta yeni bir vahiy ve kitap almadan Hz. İsa’nın inmesi bile söz konusu durumu değiştirmez. İsterse ilham, rüya, keşif, risalet gibi vahiyden farklı isimlendirmeler kullanılarak sözde[3&#93; mesaj getirilsin. Adı ne olursa olsun, her kim ALLAH’tan haber getireceğini belirtiyorsa, o kişi ve izleyicileri, bırakın Hanif İslam’ı, kültürel İslam’dan[4&#93; bile çıkmışlardır. <br />
Avam tabiriyle topa girecek olursak; nasıl ki ALLAH’ın başka bir ayeti olan 10 milyardan yaşlı Güneş demode olmayıp çağdaşlığını hep koruyorsa, Kuran’da öyle kalacaktır. Ve asla hükümleri stepne durumuna düşmeyecektir. Yukarıda kısaca görüşleri bahsedilen kişiler aslında ALLAH’tan hiç korkmayıp, O’nu hakkıyla tanımadıklarından böylesine büyük sözler edebilmektedirler. Hâşâ, bir ultrason makinesiyle ALLAH’ın koskoca ayetleri geçersiz kılınıyorsa uzaya çıkan Yuri Gagarin[5&#93; az bile söylemiş. <br />
68:52 Halbuki Kuran, ancak âlemler için mesajdır. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1&#93; Kuran’ın tamamı olmasa bile belirli bir kısmı o dönemde yaşanan bir takım olaylara atfen inmiştir. Ancak bu olayların ve kahramanların bilinmesi entelektüel bir bilgi olmanın ötesine geçmez.  Eğer bizim için gerekli olsaydı zaten Kuran’da o da bulunurdu. Ancak hemen hemen tüm ayetlerin yalan yanlış sebebi nüzul hikâyelerine dayandırılması, Kuran’ın apaçıklığının perdelenmesini doğurmuştur. En basitinden, binlerce probleme formül olabilecek bir ayet, sadece bir soruya endekslenerek diğer tüm kombinasyonlar bu ayetin dışında bırakılmıştır. Gene hepimizi ilgilendiren ve kulağımıza küpe, ağzımıza sakız olması gereken ayetler, tarihte yaşamış belirli şahıs ve gruplara özgü tutularak, ayetin güncelliği ve evrenselliği önlenmiştir.<br />
[2&#93; Moda bir söylem, ancak hiçbir ilmi tarafı yoktur. İslam kelimesi, “kayıtsız şartsız teslim olmak” demektir. Müslim ise isim fail yani “teslim olan” demektir. Buradaki gizli mef’ul ise tartışmasız ALLAH’tır. “Slm” kökünün tali anlamlarından birisi barış olsa da, konuyla uzaktan yakından alakası yoktur. Köken üzerinden iz sürerek olmadık yorumlar yapmak cühela nezdinde itibar görse de makbul değildir. Kelimelere anlam kazandıran milletin tarihsel şuurudur. Eski Arap kabilelerinde savaş olunca taraflardan birisi pes edinceye (teslim oluncaya) kadar savaş sürerdi. Yani barış kelimesi de güçlü bir teslimiyet vurgusu taşır. Aynı durum dilimizde de pek çok kelimede mevcuttur. Örneğin “barışmak” kelimesini ele alalım, madem onun üzerindeyiz. Bu kelime “bar” kökünün işteşlik eki getirilerek türetilmesiyle oluşmuştur. Eski Türklerde şehirlerin meydanlarında bar adı verilen mekânlar bulunurdu. Bu yerlere genellikle erkekler gidip kımız içer ve sohbet ederlerdi. Küskünleri de bara götürmek ve konuşturmak adettendi. Bar bir bakıma küskünlerin barıştırıldığı yer işlevi de görüyordu. Şimdi bu kelimenin köküne giderek tamamen başka bir anlam kazanmış barışmak fiilini barla, kımızla, içkiyle birebir ilgiliymiş gibi değerlendirmek ne kadar tutarlıysa, İslam kelimesini de birebir barış olarak nitelemek o kadar gerçekçidir.  Şimdi bana Arapça Farsça karışımı bir kelime olan Müslüman’ın da Türkçesini buldurmayın. Bu kıymetli iş de başka bir bahara kalsın. Duramıyorum yazacağım “kuluntay”<img class="postimage" src="http://forum.ezan.gen.tr/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />))<br />
[3&#93; Bu sözde kelimesini çok tuttuğumu belirtmek istiyorum. Sözde Kürtçe, sözde Kürdistan, PKK’nın sözde Diyarbakır sorumlusu… Örnekleri arttırmak mümkün. Anlayamadığım bir şey var: Bu bahsedilen şahıs PKK’nın sözde Diyarbakır sorumlusu ise PKK’nın gerçek sorumlusu kim? Yoksa biz PKK adında sözde bir düşmanla mı savaşıyoruz? Bu adamlar sözde Kürtçe konuşuyorlarsa hakiki Kürtçeyi kim konuşuyor?  Abartmadık mı? Gülünç duruma düşerek irtifa kaybedilmiyor mu? Eğer sorun sadece sözdeyse bir sıkıntı yok.<br />
[4&#93; İslam’ı Hanif İslam ve kültürel İslam olarak ikiye ayırmanın ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Ancak ne yazık ki böyle bir tasnife bizim dışımızda ve Kuran’a rağmen oluşan kavramlar bizi zorluyor. İslam ilk peygamberden beri tüm müminlerin ortak dinlerinin adıdır. Ve tüm Müslümanlar aynı zamanda Haniftirler. Kültürel Müslüman ise batılıların Ortadoğu diye adlandırdıkları coğrafyada doğmuş ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul eden, nüfus cüzdanında da Müslüman yazan kişilerin ortak adıdır. Evrenimizde şu gün itibariyle 1,4 milyar böyle kişi vardır. Ancak bu kalabalık içerisinde ancak eser miktarda Hanif olduğunu üzülerek belirtmek isterim. Zaten tüm bu ezilmişliklerimizin arkasında yatan asıl sebep budur.  Hanif Müslüman, Kuran’ın noktasından virgülüne iman eden ve imanını ameliyle ispat eden kişidir. Kültürel Müslüman ise en azından Müslüman olduğunu inkâr etmeyen kişilere denir. <br />
[5&#93; 1960 yılında uzaya giden ilk insan olan Yuri Gagarin, dönünce komünist devlet ve propagandaların da etkisiyle dünyanın çevresini dolaştığını ancak Tanrı’yı göremediğini belirterek, aklınca inançlılarla kafa bulmaya çalışmıştı.<br />
<br />
<br />
HANİF MURAT'ın "HÜKÜM YALNIZ Allah'INDIR" kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KURAN EVRENSELDİR <br />
6:19… Bu Kuran, bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu… <br />
Gelenekçiler ve modernistler birbirlerinin hasımlarıymış gibi ortalarda salınan ancak Kuran’a karşı icma ile saldıran iki zıt kutuptur. Bir şeytan sağdan diğeriyse soldan yaklaşarak Müslümanları saptırmaya ant içmişlerdir sanki. İki zümre de farklı isimlendirmelerle de olsa Kuran’ın evrensel olduğu gerçeğine karşı amansız salvo atışları gerçekleştirirler.  <br />
Sağ taraftan yaklaşan şeytan:  <br />
“İslam, çok kısa zamanda dünyanın dört bucağına yayıldı. Doğal olarak pek çok yeni sorunla karşılaşıldı. Köylü-şehirli, Sibiryalı-Arabistanlı, cahil-alim, beyaz-zenci gibi pek çok tezatlıklar doğdu. Bunların aynı dini kuralları yaşayıp benimseme olanakları olmadığı için, mezhep âlimlerimiz ortaya atılarak onları bu sıkıntılardan kurtardı.” <br />
“Kuran’dan sonra pek çok yeni şey ortaya çıktı. Bunların haram mı helal mi olduklarına âlimlerimiz cevap vermeseydi herkes şaşkın bir vaziyette kalırdı.”   <br />
“Kuran tedrici bir şekilde indi. Bu eğitim sürecinde bazı emirler nesih edilerek değiştirildi. Bu insanların adaptasyon sürecini geliştirmek içindi.” <br />
“Asr-ı saadet döneminde hem peygamberimiz yaşıyordu hem de sahabe yıldızlar gibiydi. Onlar çoğu şeyi leb demeden anlıyorlardı. Ancak biz onlar gibi olmadığımız için onlara izin verilen pek çok konu bizler için mubah değildir.”  <br />
“Kuran, kıyamete kadar karşılaşacağımız her türlü konuya cevap verseydi milyonlarca sayfayı geçerdi. Bu da hem hıfzedilmesini hem de yazılarak korunmasını imkânsız kılardı. Onun için yeni çıkan bu konular, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibi olan ümmetin âlimlerine havale edilmiştir.”  <br />
“Kuran’ı anlamak için esbab-ı nüzul haberlerine bakılmalıdır.” [1] <br />
Vb. pek çok doneyle halka fısıldamaktadır. <br />
Sol taraftan sokulan deyyus ise şu şekilde vesvese verir:   <br />
“Kuran 1400 yıl önce bedevi bir kabileye geldi. Aradan çok zaman geçti ve dünyanın nizamı tamamen değişti. Kuran’da bahsedilen kavramların çoğunun ya içeriği değişti ya da tarihsel bir bilgi konumuna indirgendi.”  <br />
“O zaman hapishane diye bir kavram bulunmadığından yahut masraflı olduğundan, had cezalarında hapishane seçeneği hiç göz önünde tutulmamıştır. Şimdi ise koşullar tamamen değişmiştir. O halde hırsızların elini kesmek, zina edene 100 sopa vurmak, cana can dişe diş kısas uygulamak, gibi cezalar tarihe karışmıştır.”  <br />
“Kuran’ın faizi yasakladığı dönemde ne enflasyon vardı, ne taksitle alışveriş, ne de paranın değeri. Hatta banknot bile yoktu. Ancak kapitalin en önemli güç olduğu günümüzde parayı faize koymamak bir zulümdür. Zaten Kuran’ın yasakladığı faiz değil tefeciliktir.”  <br />
“Cihat, İslam’ı yaymak için girişilen savaşlardır. Günümüzde ise internet, televizyon, gazete gibi kitle iletişim araçları vesilesiyle herkese dilersek tebliğ ulaştırabiliriz. Yani cihatla ilgili tüm ayetlerin günümüzde geçerliliği kalmamıştır. Zaten İslam, “barış” [2] demek değil mi?”  <br />
“Kuran, mirastan kadınlara erkeklerin yarısı oranını verdiğinde o çağ için bu bir devrimdi. Fakat günümüzde bu durum değişmiştir. Adalet kadın ve erkeğe eşit verilmesidir.”  <br />
“Kuran’ın indiği asırda sürekli savaşlar olduğu için erkek nüfusu azdı. Bu yüzden çok eşliliğe izin verilmiştir. Şimdi ise pozisyon değiştiği için böyle bir durum söz konusu bile değildir. Bu ruhsatın hükmü kalkmıştır.”  <br />
“İddet dönemi çocuk olup olmaması ile ilintilidir. Günümüzde gebelik testi, ultrason gibi teknolojik gereçler, bu hükmün illetini ortadan kaldırarak geçersiz kılmıştır…”  <br />
Tabi ki sağcı şeytanın da solcunun da bu tip binlerce örneğini sıralayabiliriz. Maksat hâsıl olmuştur umarım. Hepsi saygın olarak addedilen din adamlarından alıntıladığımız bu iddialara bu kitabımızda cevap vermeyeceğiz. Sivrisineklerle burada uğraşmayacağımızı en baştan belirttik. Şimdi bataklığa yönelerek Kuran’ın evrensel olup olmadığına bakalım. <br />
Öncelikle ALLAH’ı hakkıyla takdir etmemiz gerekir. Eğer Rabbimizin şanını kavrayamamışsak her yol fısk istasyonuna çıkar. ALLAH gelmişi ve geçmiş âlemde olmuş, oluyor ve olacak her şeyi bilir. Hatta bunları bir kitapta ilminde kayıt altına almıştır. (20:110; 2:255; 10:61; 22:70; 35:11) <br />
6:59 Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları kendisinden başka kimse bilemez. Karada ve denizde olanı bilir. O’nun bilgisi olmadan yaprak dalından düşmez. Toprağın derinliklerinde hiçbir kuru ve yaş habbe yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.  <br />
O halde kim ALLAH’a ve Kuran’a inandığını söylediği halde, âlemlerin efendisinin koşulların değişebileceğini bilemeyeceğini iddia edebilir? Evet, peygamberimizden itibaren sosyal, ekonomik, kültürel, ticari, teknolojik alanlarda pek çok değişiklik vuku bulmuştur. Ve bu evirilme saate kadar da sürecektir. Lakin bu değişim ve gelişimler de bir kitapta kayıtlı olduğundan, Hak Teâlâ, Kuran’ı saate kadar her türlü konum ve koşulda işlevini sürdürecek şekilde indirmiştir. Aksi, dinin kemale ermediği ve yeni peygamber ve kitaplara ihtiyaç duyacağımız manasına gelir. Hâşâ, eğer böyle bir durum varsa ıslah için bizleri mehdi, müceddid, bediüzzaman, gibi sıfatlara sahip olanlar da kesmeyecektir. Hatta yeni bir vahiy ve kitap almadan Hz. İsa’nın inmesi bile söz konusu durumu değiştirmez. İsterse ilham, rüya, keşif, risalet gibi vahiyden farklı isimlendirmeler kullanılarak sözde[3] mesaj getirilsin. Adı ne olursa olsun, her kim ALLAH’tan haber getireceğini belirtiyorsa, o kişi ve izleyicileri, bırakın Hanif İslam’ı, kültürel İslam’dan[4] bile çıkmışlardır. <br />
Avam tabiriyle topa girecek olursak; nasıl ki ALLAH’ın başka bir ayeti olan 10 milyardan yaşlı Güneş demode olmayıp çağdaşlığını hep koruyorsa, Kuran’da öyle kalacaktır. Ve asla hükümleri stepne durumuna düşmeyecektir. Yukarıda kısaca görüşleri bahsedilen kişiler aslında ALLAH’tan hiç korkmayıp, O’nu hakkıyla tanımadıklarından böylesine büyük sözler edebilmektedirler. Hâşâ, bir ultrason makinesiyle ALLAH’ın koskoca ayetleri geçersiz kılınıyorsa uzaya çıkan Yuri Gagarin[5] az bile söylemiş. <br />
68:52 Halbuki Kuran, ancak âlemler için mesajdır. <br />
<br />
________________________________________<br />
[1] Kuran’ın tamamı olmasa bile belirli bir kısmı o dönemde yaşanan bir takım olaylara atfen inmiştir. Ancak bu olayların ve kahramanların bilinmesi entelektüel bir bilgi olmanın ötesine geçmez.  Eğer bizim için gerekli olsaydı zaten Kuran’da o da bulunurdu. Ancak hemen hemen tüm ayetlerin yalan yanlış sebebi nüzul hikâyelerine dayandırılması, Kuran’ın apaçıklığının perdelenmesini doğurmuştur. En basitinden, binlerce probleme formül olabilecek bir ayet, sadece bir soruya endekslenerek diğer tüm kombinasyonlar bu ayetin dışında bırakılmıştır. Gene hepimizi ilgilendiren ve kulağımıza küpe, ağzımıza sakız olması gereken ayetler, tarihte yaşamış belirli şahıs ve gruplara özgü tutularak, ayetin güncelliği ve evrenselliği önlenmiştir.<br />
[2] Moda bir söylem, ancak hiçbir ilmi tarafı yoktur. İslam kelimesi, “kayıtsız şartsız teslim olmak” demektir. Müslim ise isim fail yani “teslim olan” demektir. Buradaki gizli mef’ul ise tartışmasız ALLAH’tır. “Slm” kökünün tali anlamlarından birisi barış olsa da, konuyla uzaktan yakından alakası yoktur. Köken üzerinden iz sürerek olmadık yorumlar yapmak cühela nezdinde itibar görse de makbul değildir. Kelimelere anlam kazandıran milletin tarihsel şuurudur. Eski Arap kabilelerinde savaş olunca taraflardan birisi pes edinceye (teslim oluncaya) kadar savaş sürerdi. Yani barış kelimesi de güçlü bir teslimiyet vurgusu taşır. Aynı durum dilimizde de pek çok kelimede mevcuttur. Örneğin “barışmak” kelimesini ele alalım, madem onun üzerindeyiz. Bu kelime “bar” kökünün işteşlik eki getirilerek türetilmesiyle oluşmuştur. Eski Türklerde şehirlerin meydanlarında bar adı verilen mekânlar bulunurdu. Bu yerlere genellikle erkekler gidip kımız içer ve sohbet ederlerdi. Küskünleri de bara götürmek ve konuşturmak adettendi. Bar bir bakıma küskünlerin barıştırıldığı yer işlevi de görüyordu. Şimdi bu kelimenin köküne giderek tamamen başka bir anlam kazanmış barışmak fiilini barla, kımızla, içkiyle birebir ilgiliymiş gibi değerlendirmek ne kadar tutarlıysa, İslam kelimesini de birebir barış olarak nitelemek o kadar gerçekçidir.  Şimdi bana Arapça Farsça karışımı bir kelime olan Müslüman’ın da Türkçesini buldurmayın. Bu kıymetli iş de başka bir bahara kalsın. Duramıyorum yazacağım “kuluntay”<img class="postimage" src="http://forum.ezan.gen.tr/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />))<br />
[3] Bu sözde kelimesini çok tuttuğumu belirtmek istiyorum. Sözde Kürtçe, sözde Kürdistan, PKK’nın sözde Diyarbakır sorumlusu… Örnekleri arttırmak mümkün. Anlayamadığım bir şey var: Bu bahsedilen şahıs PKK’nın sözde Diyarbakır sorumlusu ise PKK’nın gerçek sorumlusu kim? Yoksa biz PKK adında sözde bir düşmanla mı savaşıyoruz? Bu adamlar sözde Kürtçe konuşuyorlarsa hakiki Kürtçeyi kim konuşuyor?  Abartmadık mı? Gülünç duruma düşerek irtifa kaybedilmiyor mu? Eğer sorun sadece sözdeyse bir sıkıntı yok.<br />
[4] İslam’ı Hanif İslam ve kültürel İslam olarak ikiye ayırmanın ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Ancak ne yazık ki böyle bir tasnife bizim dışımızda ve Kuran’a rağmen oluşan kavramlar bizi zorluyor. İslam ilk peygamberden beri tüm müminlerin ortak dinlerinin adıdır. Ve tüm Müslümanlar aynı zamanda Haniftirler. Kültürel Müslüman ise batılıların Ortadoğu diye adlandırdıkları coğrafyada doğmuş ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul eden, nüfus cüzdanında da Müslüman yazan kişilerin ortak adıdır. Evrenimizde şu gün itibariyle 1,4 milyar böyle kişi vardır. Ancak bu kalabalık içerisinde ancak eser miktarda Hanif olduğunu üzülerek belirtmek isterim. Zaten tüm bu ezilmişliklerimizin arkasında yatan asıl sebep budur.  Hanif Müslüman, Kuran’ın noktasından virgülüne iman eden ve imanını ameliyle ispat eden kişidir. Kültürel Müslüman ise en azından Müslüman olduğunu inkâr etmeyen kişilere denir. <br />
[5] 1960 yılında uzaya giden ilk insan olan Yuri Gagarin, dönünce komünist devlet ve propagandaların da etkisiyle dünyanın çevresini dolaştığını ancak Tanrı’yı göremediğini belirterek, aklınca inançlılarla kafa bulmaya çalışmıştı.<br />
<br />
<br />
HANİF MURAT'ın "HÜKÜM YALNIZ Allah'INDIR" kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MÜRŞİD KAVURMACI'DAN KUTLU DOĞUM KONSERİ]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=394</link>
			<pubDate>Mon, 19 Apr 2010 11:26:22 -0700</pubDate>
			<dc:creator>semazence</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=394</guid>
			<description><![CDATA[Değerli dost,<br />
25Nisan 2010 akşamı Bursa Ördekli Kültür Merkezinde yapacağımız Konser ile ilgili davetiyemiz <br />
ekte sunulmuştur.<br />
Konserimiz ikramlı ve MEAL KURAN cd hediyelidir, ücretsizdir.<br />
Aileniz ve dostlarınızla davetlisiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Değerli dost,<br />
25Nisan 2010 akşamı Bursa Ördekli Kültür Merkezinde yapacağımız Konser ile ilgili davetiyemiz <br />
ekte sunulmuştur.<br />
Konserimiz ikramlı ve MEAL KURAN cd hediyelidir, ücretsizdir.<br />
Aileniz ve dostlarınızla davetlisiniz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KURAN EKSİKSİZDİR]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=393</link>
			<pubDate>Sun, 18 Apr 2010 09:44:57 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=393</guid>
			<description><![CDATA[KURAN EKSİKSİZDİR <br />
17:89 Andolsun biz bu Kuran’da insanlar için her türlü örnekten ayrıntılı açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu ancak küfürde direndi.  <br />
Kuran’ın düşmanları tarafından saldırı oklarına hedef tutulan diğer bir özelliği ise eksiksiz olmasıdır. Gerekçe tamamen maslahata dairdir. Kuran’ın eksiksizliğini peşinen kabul etmek, beraberinde tamamen kitabın eksik oluşu üzerine bina edilmiş doktrinlerinin çökmesini doğurur. Hâlbuki tedavüldeki tüm mezhepler, Kuran’ın eksik olduğu üzerinde ittifak etmişler, ihtilafları ise bu noksanlığı ne ile doldururuz noktasında çıkmıştır.  <br />
Kuran bu konuda da hiçbir itiraza yer bırakmayacak kadar bizlere kanıt vermiştir. (5:3; 5:101; 6:38; 6:114; 16:89; 17:89; 18:54; 25:33; 30:58; 39:27) Ancak bir an olsun bu ayetlerin olmadığını varsayalım. Bu durumda bile Kuran’ın ALLAH’tan geldiğini iddia edenlerin, ALLAH’ın kitabına eksiktir demelerini neyle izah edebiliriz. Hem ALLAH’ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz diye şov yapacaklar, günde yüzlerce kez sübhanallah çekecekler. Sonra da utanmadan onun kitabına noksandır diyecekler. Şu kendini bilmezliğe bakar mısınız? Meni damlaları, adam olmuşlar da kendilerini yoktan var eden ALLAH’a karşı diklenerek, O’nun kitabını eksik olarak damgalamaktalar. Yüzsüzlüklerindeki son nokta ise sanki hâşâ ALLAH’ın açığını bulmuş ve bunlar düzeltiyorlarmış edasıyla, kitabın eksik kalan bölümlerini kendi mezhepleri, hadisleri, içtihatları, icmaları ve fetvalarıyla tamamlıyorlar.  <br />
42:21 Yoksa onların ortakları mı var? ALLAH’ın izin vermediği dinsel kurallar oluşturan. Eğer ayrım sözü[1&#93; olmasaydı aralarında derhal hükmedilirdi. Zalimler için acı bir azap vardır. <br />
İster eylemdeki küstahlıkları dillerine de vurarak alelade bir şekilde Kuran’ın eksik olduğunu dillendirsinler, isterlerse laf ebeliği yaparak “Kuran noksan değil ancak…” diye başlayan cümlelerle olayı kotarmaya çalışsınlar. Dinimizi hangi isim altında olursa olsun Kuran’dan başka kaynaklara mecbur görenler, ALLAH’ın kitabının eksik olduğuyla amel ediyorlar demektir. Bu ise çok büyük bir nankörlüktür. Herhangi bir “hoca efendilerinin” bile kitaplarında değil eksiklik, hata olmasına bile ihtimal vermeyenlerin, ALLAH’ın kitabına bunu reva görmeleri olsa olsa insafsızlıktır. <br />
Kuran, ALLAH’ın insanlığa son mesajıdır. (33:40) Ve Rabbimiz Kuran’ı tamamlayarak dinimizi kemale erdirmiştir. (5:3) Eğer başka bir vahiy gelme olanağı yoksa, ALLAH’ın kitabında eksiklik olduğunu belirtmek zulmün ta kendisidir. Böyle bir ihtimal olmayacağına göre, bunu dillendirenler, mahşerde altlarından kalkamayacakları bir yük almış bulunmaktalar. Rabbim bu işten rant elde etmeyen ve saf bir şekilde öğretildiğinden ötürü bu şekilde konuşanlara tövbe ve hidayet nasip etsin.  <br />
Sapıklığı hak etmiş olanlardan; “Madem Kuran’da her şey yazıyor; o zaman evim nerde? yaşım kaç? İstanbul ne zaman fethedildi? Bunlar da Kuran’da yazıyor mu?” gibi demagojik şark kurnazlığı içeren sorular alıyoruz. Aslında cevap vermeye bile gerek yok ancak belki bu tarz şeytan soruları neticesinde temiz kalpler ALLAH ile aldatılabilir. (31:33; 35:5) Kuran her şeyi açıklamıştır. ALLAH’ın bahsetmediği konular ise hâşâ unuttuğundan değil bizi bizzat bu hususlarda serbest bıraktığındandır. ALLAH (5:101) ayetinde de belirttiği gibi Kuran’da bahsetmediği hususlarda bizi özgür bırakarak tüm bu bahsedilmeyen konuları da bizlere yazmıştır. Yani eksik hiçbir şey kalmamıştır.  <br />
12:111 Onların (peygamberlerin) kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Bu (Kuran), uydurma bir hadis değildir. Ancak kendisinden öncekileri doğrulayan, her şeyi ayrıntılı olarak açıklayan ve inanan bir toplum için kılavuz ve rahmettir.  <br />
<br />
________________________________________<br />
[1&#93; ALLAH bu dünyada kul her ne günah işlerse işlesin fevren cezalandırmayıp, asıl ukubeyi mahşerde vereceğine dair söz vermiştir. (8:68; 11:110; 20:129; 42:14; 39:3) Ayet bu söze işaret etmektedir. <br />
 <br />
HANİF MURAT’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” isimli   kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KURAN EKSİKSİZDİR <br />
17:89 Andolsun biz bu Kuran’da insanlar için her türlü örnekten ayrıntılı açıklamalar yaptık. Yine de insanların çoğu ancak küfürde direndi.  <br />
Kuran’ın düşmanları tarafından saldırı oklarına hedef tutulan diğer bir özelliği ise eksiksiz olmasıdır. Gerekçe tamamen maslahata dairdir. Kuran’ın eksiksizliğini peşinen kabul etmek, beraberinde tamamen kitabın eksik oluşu üzerine bina edilmiş doktrinlerinin çökmesini doğurur. Hâlbuki tedavüldeki tüm mezhepler, Kuran’ın eksik olduğu üzerinde ittifak etmişler, ihtilafları ise bu noksanlığı ne ile doldururuz noktasında çıkmıştır.  <br />
Kuran bu konuda da hiçbir itiraza yer bırakmayacak kadar bizlere kanıt vermiştir. (5:3; 5:101; 6:38; 6:114; 16:89; 17:89; 18:54; 25:33; 30:58; 39:27) Ancak bir an olsun bu ayetlerin olmadığını varsayalım. Bu durumda bile Kuran’ın ALLAH’tan geldiğini iddia edenlerin, ALLAH’ın kitabına eksiktir demelerini neyle izah edebiliriz. Hem ALLAH’ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz diye şov yapacaklar, günde yüzlerce kez sübhanallah çekecekler. Sonra da utanmadan onun kitabına noksandır diyecekler. Şu kendini bilmezliğe bakar mısınız? Meni damlaları, adam olmuşlar da kendilerini yoktan var eden ALLAH’a karşı diklenerek, O’nun kitabını eksik olarak damgalamaktalar. Yüzsüzlüklerindeki son nokta ise sanki hâşâ ALLAH’ın açığını bulmuş ve bunlar düzeltiyorlarmış edasıyla, kitabın eksik kalan bölümlerini kendi mezhepleri, hadisleri, içtihatları, icmaları ve fetvalarıyla tamamlıyorlar.  <br />
42:21 Yoksa onların ortakları mı var? ALLAH’ın izin vermediği dinsel kurallar oluşturan. Eğer ayrım sözü[1] olmasaydı aralarında derhal hükmedilirdi. Zalimler için acı bir azap vardır. <br />
İster eylemdeki küstahlıkları dillerine de vurarak alelade bir şekilde Kuran’ın eksik olduğunu dillendirsinler, isterlerse laf ebeliği yaparak “Kuran noksan değil ancak…” diye başlayan cümlelerle olayı kotarmaya çalışsınlar. Dinimizi hangi isim altında olursa olsun Kuran’dan başka kaynaklara mecbur görenler, ALLAH’ın kitabının eksik olduğuyla amel ediyorlar demektir. Bu ise çok büyük bir nankörlüktür. Herhangi bir “hoca efendilerinin” bile kitaplarında değil eksiklik, hata olmasına bile ihtimal vermeyenlerin, ALLAH’ın kitabına bunu reva görmeleri olsa olsa insafsızlıktır. <br />
Kuran, ALLAH’ın insanlığa son mesajıdır. (33:40) Ve Rabbimiz Kuran’ı tamamlayarak dinimizi kemale erdirmiştir. (5:3) Eğer başka bir vahiy gelme olanağı yoksa, ALLAH’ın kitabında eksiklik olduğunu belirtmek zulmün ta kendisidir. Böyle bir ihtimal olmayacağına göre, bunu dillendirenler, mahşerde altlarından kalkamayacakları bir yük almış bulunmaktalar. Rabbim bu işten rant elde etmeyen ve saf bir şekilde öğretildiğinden ötürü bu şekilde konuşanlara tövbe ve hidayet nasip etsin.  <br />
Sapıklığı hak etmiş olanlardan; “Madem Kuran’da her şey yazıyor; o zaman evim nerde? yaşım kaç? İstanbul ne zaman fethedildi? Bunlar da Kuran’da yazıyor mu?” gibi demagojik şark kurnazlığı içeren sorular alıyoruz. Aslında cevap vermeye bile gerek yok ancak belki bu tarz şeytan soruları neticesinde temiz kalpler ALLAH ile aldatılabilir. (31:33; 35:5) Kuran her şeyi açıklamıştır. ALLAH’ın bahsetmediği konular ise hâşâ unuttuğundan değil bizi bizzat bu hususlarda serbest bıraktığındandır. ALLAH (5:101) ayetinde de belirttiği gibi Kuran’da bahsetmediği hususlarda bizi özgür bırakarak tüm bu bahsedilmeyen konuları da bizlere yazmıştır. Yani eksik hiçbir şey kalmamıştır.  <br />
12:111 Onların (peygamberlerin) kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Bu (Kuran), uydurma bir hadis değildir. Ancak kendisinden öncekileri doğrulayan, her şeyi ayrıntılı olarak açıklayan ve inanan bir toplum için kılavuz ve rahmettir.  <br />
<br />
________________________________________<br />
[1] ALLAH bu dünyada kul her ne günah işlerse işlesin fevren cezalandırmayıp, asıl ukubeyi mahşerde vereceğine dair söz vermiştir. (8:68; 11:110; 20:129; 42:14; 39:3) Ayet bu söze işaret etmektedir. <br />
 <br />
HANİF MURAT’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” isimli   kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KURAN APAÇIKTIR]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=392</link>
			<pubDate>Mon, 05 Apr 2010 14:27:43 -0700</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=392</guid>
			<description><![CDATA[KURAN APAÇIKTIR <br />
<br />
<br />
<br />
36:69 Ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz da. O, yalnızca bir öğüt ve apaçık Kuran’dır. <br />
<br />
En başta da belirttiğimiz gibi peygamberler ve beraberlerinde vahiy gönderilmesinin biricik sebebi; insanların dünyevi ve uhrevi ihtilaflarının çözülerek, iki cihan saadetinin tesis edilmesidir. Dinsel ihtilaflar, akide ve inancın temelini kemiren kemirgenlerdir. İhtilaflar şüpheyi, şüphe ise peşinden inançsızlığı doğurur. Birden çok görüş olmasıysa, en nihayetinde bu grupların sadece birisinin hakikat üzerinde olduğuna dalalet eder. <br />
<br />
Anlaşmazlıkları çözmek için gönderilmiş vahyin, bilakis ayrılıkların müsebbibi olmaması için “apaçık” olması olmazsa olmazdır. Anlaşılmaz olan bir metin, ihtilafları halletmek şöyle dursun bizzat kendisi kargaşaların odak noktası olur. Bu ise kitabın gönderiliş amacının aksinde işlev görmesi demektir. <br />
<br />
Dini, çelişkiler üzerine oturtup, ihtilafıysa rahmet olarak telakki edenler, elbette ki ilk olarak Kuran’ın apaçık olmasına karşı cephe alacaklardır. Kuran’ın apaçık olduğunu kabul etmek beraberinde ihtilaf sahiplerini mücrim durumuna düşürecektir. En basit düz mantığın sorduğu; “Madem Kuran apaçık, bu çelişkiler nedendir?” sualinin, takkeyi düşürüp keli cascavlak ortaya çıkarması an meselesidir. Ayrıca Kuran’ın apaçık olduğunun ikrarı, günahkârların suçu ALLAH’a yüklemelerin önündeki en büyük engeldir. Onlara göre Kuran kapalı olduğundan dolayı pek çok farklı yorum aynı anda vücut bulabilmiştir. Bu ise büyük bir dinsel lakaytlığın ve samimiyetsizliğin dışa vurumudur. <br />
<br />
Kuran’ın pek çok sıfatı vardır. Üstünkörü özetleyecek olursak; <br />
<br />
Beyyinat (apaçık, açıklayıcı) (2:99; 2:159; 2:185; 2:213; 3:105; 10:15; 19:73; 22:16; 22:72; 24:1; 24:34; 24:46; 29:49; 34:43; 40:66; 45:25; 46:7; 57:9; 58:5; 65:11) <br />
<br />
Mübin (apaçık) (4:174; 5:15; 12:1; 15:1; 16:103; 26:2; 26:195; 27:1; 28:2; 36:12; 36:69; 43:2; 44:2) <br />
<br />
Nur (aydınlatıcı) ( 4:174; 5:15; 7:157; 22:8; 42:52; 57:9; 64:8; 65:11) <br />
<br />
Zikir (hatırlatma, öğüt) .( 21:10; 65:10; 3:138; 6:90; 36:69; 38:1, 87; 43:44) <br />
<br />
Furkan (hakla batılı ayırt eden) ( 2:185; 25:1) <br />
<br />
Hüda (kılavuz, rehber) .( 2:2; 2:97; 2:159; 2:185; 3:138; 5:16; 6:157; 7:52; 7:203; 9:33; 10:57; 12:111; 14:1; 16:64; 16:89; 16:102; 17:9; 17:94; 18:57; 22:8; 27:2; 28:49; 31:3; 31:20; 34:50; 39:23; 39:41; 41:44; 42:52; 45:11; 45:20; 46:30; 48:28; 53:23; 61:9; 72:2; 72:13 ) <br />
<br />
Ayet (mucize, delil, işaret) (çoğul ve tekil olarak Kuran’da yüzün üzerinde geçen bu kelime; kitabın tek bir cümlesine dalalet etiği gibi tamamına da vurgu yapar.) <br />
<br />
Şifa (esenlik verici) ( 17:82; 10:57; 41:44 ) <br />
<br />
Büşra (müjde verici) ( 2:97; 16:89; 17:9; 46:12 ) <br />
<br />
Rahmet ( 2:105; 16:89; 17:82 ) <br />
<br />
Hakim (hikmetli-bilge) ( 3:58; 31:2; 36:2 ) <br />
<br />
Mübarek (bereketli) ( 6:92; 6:155; 21:50; 38:29 ) <br />
<br />
Markum (rakamlanmış) (83:9; 83:20) <br />
<br />
Mecid, (şanlı) (50:1; 85:21) <br />
<br />
Azim, (yüce) (15:87) <br />
<br />
Kerim (yüce, onurlu) (56:77) <br />
<br />
Yukarıda da görüleceği üzere ALLAH’ın üzerinde en çok vurgu yaptığı sıfat, Kuran’ın apaçık (beyyinat 20 kez, mübin 13 kez) ve kılavuz (hüda 36 defa Kuran’ı tanımlıyor) olmasıdır. Her ne kadar halk arasında yalnızca bir kez geçmesine rağmen en meşhur sıfat olarak “kerim” kullanılsa da… <br />
<br />
Kuran’ın gönderiliş amacına bakınca bu durumun şaşırtıcı olmadığını fark ederiz. Çünkü Kuran, yüce olmaktan ziyade kılavuz olması için indirilmiştir. Rehberliğinin gerçek manada ortaya çıkması içinse apaçık olması zaruridir. <br />
<br />
Evet, Kuran yücedir. Hem de çok… Çünkü âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Bu sıfata haiz yeryüzündeki mevcut tek kitap unvanı da ona aittir. Ancak onun kerimliği kâğıdında, mürekkebinde ve tılsımlı sözlerinde değil (13:31), bizzat apaçık olarak bizlere kılavuzluk etmesinden dolayıdır. Yoksa Kuran, rehberliğini ve apaçıklığını göz ardı ederek, sadece kerimliğine yoğunlaşanların ancak hüsranını arttıracaktır. (2:121; 17:82) <br />
<br />
15:1 E, L, R.[1&#93; Bu (harfler)[2&#93; kitabın yani[3&#93; apaçık Kuran’ın mucizeleridir.[4&#93; <br />
<br />
ALLAH, Kuran’ı apaçık kılmasına ek olarak onu kolaylaştırmış ve bu konuda hiçbir itiraza meydan bırakmamıştır. (19:97) ve (44:5 ayetlerinde bunu belirten Hak Teala, Kamer suresinde, hem de dört kez kulaklarımızı çınlatan ve tekrardan düşünmemizi gerekli kılan şu ayeti buyurmuştur. <br />
<br />
54:17, 22, 32, 40 Kuran’ı öğüt alınabilsin diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı? <br />
<br />
Kuran’ın tüm bu apaçıklık ve kolaylaştırılmış olma söylevlerine rağmen, pek çok gelenekçiden Kuran’ın anlaşılamayacağına dair geri bildirim alıyoruz. Hem de mevzu bahis olan bu kişiler sıradan avam tabakasına mensup olanlar değil, profesyonel din adamlarıdır. Araplardan: “Biz Arap’ız ve 30 yıldır Kuran okuyoruz, anlamıyoruz da sen mi anlayacaksın.” Türklerden de: “Kuran’ı anlayabilmek için Arapça bilmek gerekmez, usul’ü din, usul’ü hadis, tefsir, siyer, fıkıh vb pek çok alanda uzmanlaşılması gerekir. Bir harfin onlarca farklı yorumu vardır. Ben 30 yıldır medrese okuyorum ve Kuran’ı anlamıyorum.” gibi Kuran’ı güya övücü ancak insanları ondan korkutmaya ve uzaklaştırmaya yönelik sözler gırla gitmektedir. <br />
<br />
Başlangıçta hava attıklarını düşünüyordum. Çünkü konuşmalarını ayet ve hadis bombardımanı şeklinde sürdüren bu kişilerin tamamına yakınını, hıfzettikleri Kuran’ı anlayamayacaklarına ihtimal vermiyordum. Lakin ilerleyen sohbetlerimizde, mezkûr kişilerin gerçekten Kuran’ı anlayamadıklarını fark ettim. Çünkü ALLAH’a ortak koşuyorlardı. Ve ALLAH, kitabını anlamaktan kendisine şirk koşanları men etmişti. Meğerse Kuran’ın zorluğuna ve anlaşılamazlığına dair yaptıkları konuşmalar bir gerçeğin itirafıymış sadece. Ahirete gerçek manada inanmadıklarının. <br />
<br />
17:45, 46 Kuran okuduğunda, seninle ve ahirete inanmayanlar arasında gizli bir perde çekeriz. Onu anlarlar diye kalplerine kabuk, kulaklarına da ağırlık koyarız. Rabbini yalnızca Kuran’da andığın zaman nefretle kaçarlar. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------------- <br />
<br />
[1&#93; Kuran’da 29 surenin başında bulunan bu hurufu mukattalar (kesik harfler), Kuran’ın indiği dönemden itibaren tüm Müslümanların dikkatini ve ilgisini çekmiştir. Bunlarla ne olduğuna dair herkes kuyuya bir taş atmıştır. Kuyuyu dolma noktasına getiren tüm bu taşları 20. y.y.da keşfedilen 19. mucizesi çıkarmıştır. Bunlar basit harflerdir. Elif, lam, ra diye okunur. Lakin Arapça bilmeyenlerin bu elif, lam, ra, ibaresi beyinlerinde farklı çağırışımlar oluşturmaktadır. Bu vesileyle en doğru çeviri bu harflerin Latin alfabesindeki karşılıklarını vermektir. Böylelikle okuyucu bunları öyle enteresan tılsımlı bir şey olmayıp yalnızca harfler olduğunu görecektir. <br />
[2&#93; Parantez içi ifademiz “tilke” işaret isminin şeksiz bir şekilde harflere gitmesindendir. Çünkü surenin birinci ayetindeki bu harfler bu işaret isminden önceki biricik kelimedir. Yani ikinci bir ihtimal söz konusu bile değildir. <br />
[3&#93; Vav harfi Arapça pek çok mana ihtiva eder. Dilimize yalnızca atıf formu (ve) olarak geçmiştir. Burada ise “vav” atıf değil tefsiriyyedir. Kastedilen kitabın Kuran olduğunu vurgular. Bu harfi dilimize aynı şekilde “ve” olarak çevirmek isabetsizdir. En doğru karşılık “yani”dir. Çünkü burada kastedilen kitap ve Kuran iki farklı şey değildir. <br />
[4&#93; Ayet kelimesi Kuran’ın pek çok yerinde tartışmasız mucize anlamındadır. Zaten Arapça olmasına rağmen Kuran’da mucize kelimesi geçmez. Geçmiş peygamberlerin göstermiş oldukları harikulade olaylar hep “ayet” olarak nitelenmiştir. Lakin “ayet” kelimesi dilimizde Kuran cümleleri manasında algılandığı için moda mod çeviri anlatım bozukluğuna sebep verir. Zaten Kuran’da mevcut olan şeyleri “bunlar Kuran’ın ayetleridir.” diye çevirmenin pek bir tutarlı tarafı olmasa gerek. Elhamdülillah 19 mucizesi, bu harflerin nasıl kitabın mucizeleri oldukları sorusuna dimağlarda herhangi bir maraz bırakmayacak açıklıkta cevap vermektedir. <br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com" target="_blank">http://www.hanifmurat.com</a> dan HANİF MURAT’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” isimli <br />
<br />
kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KURAN APAÇIKTIR <br />
<br />
<br />
<br />
36:69 Ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz da. O, yalnızca bir öğüt ve apaçık Kuran’dır. <br />
<br />
En başta da belirttiğimiz gibi peygamberler ve beraberlerinde vahiy gönderilmesinin biricik sebebi; insanların dünyevi ve uhrevi ihtilaflarının çözülerek, iki cihan saadetinin tesis edilmesidir. Dinsel ihtilaflar, akide ve inancın temelini kemiren kemirgenlerdir. İhtilaflar şüpheyi, şüphe ise peşinden inançsızlığı doğurur. Birden çok görüş olmasıysa, en nihayetinde bu grupların sadece birisinin hakikat üzerinde olduğuna dalalet eder. <br />
<br />
Anlaşmazlıkları çözmek için gönderilmiş vahyin, bilakis ayrılıkların müsebbibi olmaması için “apaçık” olması olmazsa olmazdır. Anlaşılmaz olan bir metin, ihtilafları halletmek şöyle dursun bizzat kendisi kargaşaların odak noktası olur. Bu ise kitabın gönderiliş amacının aksinde işlev görmesi demektir. <br />
<br />
Dini, çelişkiler üzerine oturtup, ihtilafıysa rahmet olarak telakki edenler, elbette ki ilk olarak Kuran’ın apaçık olmasına karşı cephe alacaklardır. Kuran’ın apaçık olduğunu kabul etmek beraberinde ihtilaf sahiplerini mücrim durumuna düşürecektir. En basit düz mantığın sorduğu; “Madem Kuran apaçık, bu çelişkiler nedendir?” sualinin, takkeyi düşürüp keli cascavlak ortaya çıkarması an meselesidir. Ayrıca Kuran’ın apaçık olduğunun ikrarı, günahkârların suçu ALLAH’a yüklemelerin önündeki en büyük engeldir. Onlara göre Kuran kapalı olduğundan dolayı pek çok farklı yorum aynı anda vücut bulabilmiştir. Bu ise büyük bir dinsel lakaytlığın ve samimiyetsizliğin dışa vurumudur. <br />
<br />
Kuran’ın pek çok sıfatı vardır. Üstünkörü özetleyecek olursak; <br />
<br />
Beyyinat (apaçık, açıklayıcı) (2:99; 2:159; 2:185; 2:213; 3:105; 10:15; 19:73; 22:16; 22:72; 24:1; 24:34; 24:46; 29:49; 34:43; 40:66; 45:25; 46:7; 57:9; 58:5; 65:11) <br />
<br />
Mübin (apaçık) (4:174; 5:15; 12:1; 15:1; 16:103; 26:2; 26:195; 27:1; 28:2; 36:12; 36:69; 43:2; 44:2) <br />
<br />
Nur (aydınlatıcı) ( 4:174; 5:15; 7:157; 22:8; 42:52; 57:9; 64:8; 65:11) <br />
<br />
Zikir (hatırlatma, öğüt) .( 21:10; 65:10; 3:138; 6:90; 36:69; 38:1, 87; 43:44) <br />
<br />
Furkan (hakla batılı ayırt eden) ( 2:185; 25:1) <br />
<br />
Hüda (kılavuz, rehber) .( 2:2; 2:97; 2:159; 2:185; 3:138; 5:16; 6:157; 7:52; 7:203; 9:33; 10:57; 12:111; 14:1; 16:64; 16:89; 16:102; 17:9; 17:94; 18:57; 22:8; 27:2; 28:49; 31:3; 31:20; 34:50; 39:23; 39:41; 41:44; 42:52; 45:11; 45:20; 46:30; 48:28; 53:23; 61:9; 72:2; 72:13 ) <br />
<br />
Ayet (mucize, delil, işaret) (çoğul ve tekil olarak Kuran’da yüzün üzerinde geçen bu kelime; kitabın tek bir cümlesine dalalet etiği gibi tamamına da vurgu yapar.) <br />
<br />
Şifa (esenlik verici) ( 17:82; 10:57; 41:44 ) <br />
<br />
Büşra (müjde verici) ( 2:97; 16:89; 17:9; 46:12 ) <br />
<br />
Rahmet ( 2:105; 16:89; 17:82 ) <br />
<br />
Hakim (hikmetli-bilge) ( 3:58; 31:2; 36:2 ) <br />
<br />
Mübarek (bereketli) ( 6:92; 6:155; 21:50; 38:29 ) <br />
<br />
Markum (rakamlanmış) (83:9; 83:20) <br />
<br />
Mecid, (şanlı) (50:1; 85:21) <br />
<br />
Azim, (yüce) (15:87) <br />
<br />
Kerim (yüce, onurlu) (56:77) <br />
<br />
Yukarıda da görüleceği üzere ALLAH’ın üzerinde en çok vurgu yaptığı sıfat, Kuran’ın apaçık (beyyinat 20 kez, mübin 13 kez) ve kılavuz (hüda 36 defa Kuran’ı tanımlıyor) olmasıdır. Her ne kadar halk arasında yalnızca bir kez geçmesine rağmen en meşhur sıfat olarak “kerim” kullanılsa da… <br />
<br />
Kuran’ın gönderiliş amacına bakınca bu durumun şaşırtıcı olmadığını fark ederiz. Çünkü Kuran, yüce olmaktan ziyade kılavuz olması için indirilmiştir. Rehberliğinin gerçek manada ortaya çıkması içinse apaçık olması zaruridir. <br />
<br />
Evet, Kuran yücedir. Hem de çok… Çünkü âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Bu sıfata haiz yeryüzündeki mevcut tek kitap unvanı da ona aittir. Ancak onun kerimliği kâğıdında, mürekkebinde ve tılsımlı sözlerinde değil (13:31), bizzat apaçık olarak bizlere kılavuzluk etmesinden dolayıdır. Yoksa Kuran, rehberliğini ve apaçıklığını göz ardı ederek, sadece kerimliğine yoğunlaşanların ancak hüsranını arttıracaktır. (2:121; 17:82) <br />
<br />
15:1 E, L, R.[1] Bu (harfler)[2] kitabın yani[3] apaçık Kuran’ın mucizeleridir.[4] <br />
<br />
ALLAH, Kuran’ı apaçık kılmasına ek olarak onu kolaylaştırmış ve bu konuda hiçbir itiraza meydan bırakmamıştır. (19:97) ve (44:5 ayetlerinde bunu belirten Hak Teala, Kamer suresinde, hem de dört kez kulaklarımızı çınlatan ve tekrardan düşünmemizi gerekli kılan şu ayeti buyurmuştur. <br />
<br />
54:17, 22, 32, 40 Kuran’ı öğüt alınabilsin diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı? <br />
<br />
Kuran’ın tüm bu apaçıklık ve kolaylaştırılmış olma söylevlerine rağmen, pek çok gelenekçiden Kuran’ın anlaşılamayacağına dair geri bildirim alıyoruz. Hem de mevzu bahis olan bu kişiler sıradan avam tabakasına mensup olanlar değil, profesyonel din adamlarıdır. Araplardan: “Biz Arap’ız ve 30 yıldır Kuran okuyoruz, anlamıyoruz da sen mi anlayacaksın.” Türklerden de: “Kuran’ı anlayabilmek için Arapça bilmek gerekmez, usul’ü din, usul’ü hadis, tefsir, siyer, fıkıh vb pek çok alanda uzmanlaşılması gerekir. Bir harfin onlarca farklı yorumu vardır. Ben 30 yıldır medrese okuyorum ve Kuran’ı anlamıyorum.” gibi Kuran’ı güya övücü ancak insanları ondan korkutmaya ve uzaklaştırmaya yönelik sözler gırla gitmektedir. <br />
<br />
Başlangıçta hava attıklarını düşünüyordum. Çünkü konuşmalarını ayet ve hadis bombardımanı şeklinde sürdüren bu kişilerin tamamına yakınını, hıfzettikleri Kuran’ı anlayamayacaklarına ihtimal vermiyordum. Lakin ilerleyen sohbetlerimizde, mezkûr kişilerin gerçekten Kuran’ı anlayamadıklarını fark ettim. Çünkü ALLAH’a ortak koşuyorlardı. Ve ALLAH, kitabını anlamaktan kendisine şirk koşanları men etmişti. Meğerse Kuran’ın zorluğuna ve anlaşılamazlığına dair yaptıkları konuşmalar bir gerçeğin itirafıymış sadece. Ahirete gerçek manada inanmadıklarının. <br />
<br />
17:45, 46 Kuran okuduğunda, seninle ve ahirete inanmayanlar arasında gizli bir perde çekeriz. Onu anlarlar diye kalplerine kabuk, kulaklarına da ağırlık koyarız. Rabbini yalnızca Kuran’da andığın zaman nefretle kaçarlar. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------------- <br />
<br />
[1] Kuran’da 29 surenin başında bulunan bu hurufu mukattalar (kesik harfler), Kuran’ın indiği dönemden itibaren tüm Müslümanların dikkatini ve ilgisini çekmiştir. Bunlarla ne olduğuna dair herkes kuyuya bir taş atmıştır. Kuyuyu dolma noktasına getiren tüm bu taşları 20. y.y.da keşfedilen 19. mucizesi çıkarmıştır. Bunlar basit harflerdir. Elif, lam, ra diye okunur. Lakin Arapça bilmeyenlerin bu elif, lam, ra, ibaresi beyinlerinde farklı çağırışımlar oluşturmaktadır. Bu vesileyle en doğru çeviri bu harflerin Latin alfabesindeki karşılıklarını vermektir. Böylelikle okuyucu bunları öyle enteresan tılsımlı bir şey olmayıp yalnızca harfler olduğunu görecektir. <br />
[2] Parantez içi ifademiz “tilke” işaret isminin şeksiz bir şekilde harflere gitmesindendir. Çünkü surenin birinci ayetindeki bu harfler bu işaret isminden önceki biricik kelimedir. Yani ikinci bir ihtimal söz konusu bile değildir. <br />
[3] Vav harfi Arapça pek çok mana ihtiva eder. Dilimize yalnızca atıf formu (ve) olarak geçmiştir. Burada ise “vav” atıf değil tefsiriyyedir. Kastedilen kitabın Kuran olduğunu vurgular. Bu harfi dilimize aynı şekilde “ve” olarak çevirmek isabetsizdir. En doğru karşılık “yani”dir. Çünkü burada kastedilen kitap ve Kuran iki farklı şey değildir. <br />
[4] Ayet kelimesi Kuran’ın pek çok yerinde tartışmasız mucize anlamındadır. Zaten Arapça olmasına rağmen Kuran’da mucize kelimesi geçmez. Geçmiş peygamberlerin göstermiş oldukları harikulade olaylar hep “ayet” olarak nitelenmiştir. Lakin “ayet” kelimesi dilimizde Kuran cümleleri manasında algılandığı için moda mod çeviri anlatım bozukluğuna sebep verir. Zaten Kuran’da mevcut olan şeyleri “bunlar Kuran’ın ayetleridir.” diye çevirmenin pek bir tutarlı tarafı olmasa gerek. Elhamdülillah 19 mucizesi, bu harflerin nasıl kitabın mucizeleri oldukları sorusuna dimağlarda herhangi bir maraz bırakmayacak açıklıkta cevap vermektedir. <br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com" target="_blank">http://www.hanifmurat.com</a> dan HANİF MURAT’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” isimli <br />
<br />
kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İsmail BİÇER-Görüntülü ve Ok Takipli Kuran Hatmi]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=391</link>
			<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 11:06:00 -0700</pubDate>
			<dc:creator>powerful</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=391</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">İsmail BİÇER-Görüntülü ve Ok Takipli Kuran Hatmi</span><br />
<br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33016059/df4cf49/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_01.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33016059/df4cf49/I...1.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33017367/0783970/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_02.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33017367/0783970/I...2.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33017337/3f58518/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_03.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33017337/3f58518/I...3.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33051348/4136e37/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_04.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33051348/4136e37/I...4.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33054667/4981da7/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_05.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33054667/4981da7/I...5.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33054628/fcf985b/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_06.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33054628/fcf985b/I...6.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33087681/86eaaf4/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_07.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33087681/86eaaf4/I...7.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33086394/d521833/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_08.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33086394/d521833/I...8.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33099381/f675dd7/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_09.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33099381/f675dd7/I...9.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33117288/211d2cb/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_10.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33117288/211d2cb/I...0.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33219944/01769bd/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_11.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33219944/01769bd/I...1.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33176376/cbe1af3/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_12.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33176376/cbe1af3/I...2.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33219820/0723859/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_13.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33219820/0723859/I...3.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33275674/5559931/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_14.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33275674/5559931/I...4.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33278054/366f00b/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_15.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33278054/366f00b/I...5.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33319469/c7b1f11/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_16.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33319469/c7b1f11/I...6.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33319405/b1e2e5d/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_17.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33319405/b1e2e5d/I...7.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33318556/8fa49a0/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_18.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33318556/8fa49a0/I...8.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33341918/551eac1/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_19.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33341918/551eac1/I...9.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33342190/ea8d127/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_20.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33342190/ea8d127/I...0.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33342211/9c6a71f/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_21.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33342211/9c6a71f/I...1.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33385900/6b432b2/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_22.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33385900/6b432b2/I...2.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33386573/2dd2cd0/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_23.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33386573/2dd2cd0/I...3.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33352990/419b51c/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_24.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33352990/419b51c/I...4.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33388466/59dcc67/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_25.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33388466/59dcc67/I...5.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33414837/b2d8c3b/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_26.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33414837/b2d8c3b/I...6.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33415167/1968b80/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_27.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33415167/1968b80/I...7.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33415017/ada917e/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_28.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33415017/ada917e/I...8.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33421476/6d7bbcd/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_29.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33421476/6d7bbcd/I...9.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33421349/c1401d4/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_30.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33421349/c1401d4/I...0.rar.html</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">İsmail BİÇER-Görüntülü ve Ok Takipli Kuran Hatmi</span><br />
<br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33016059/df4cf49/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_01.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33016059/df4cf49/I...1.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33017367/0783970/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_02.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33017367/0783970/I...2.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33017337/3f58518/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_03.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33017337/3f58518/I...3.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33051348/4136e37/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_04.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33051348/4136e37/I...4.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33054667/4981da7/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_05.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33054667/4981da7/I...5.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33054628/fcf985b/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_06.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33054628/fcf985b/I...6.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33087681/86eaaf4/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_07.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33087681/86eaaf4/I...7.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33086394/d521833/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_08.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33086394/d521833/I...8.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33099381/f675dd7/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_09.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33099381/f675dd7/I...9.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33117288/211d2cb/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_10.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33117288/211d2cb/I...0.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33219944/01769bd/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_11.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33219944/01769bd/I...1.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33176376/cbe1af3/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_12.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33176376/cbe1af3/I...2.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33219820/0723859/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_13.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33219820/0723859/I...3.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33275674/5559931/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_14.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33275674/5559931/I...4.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33278054/366f00b/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_15.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33278054/366f00b/I...5.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33319469/c7b1f11/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_16.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33319469/c7b1f11/I...6.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33319405/b1e2e5d/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_17.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33319405/b1e2e5d/I...7.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33318556/8fa49a0/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_18.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33318556/8fa49a0/I...8.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33341918/551eac1/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_19.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33341918/551eac1/I...9.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33342190/ea8d127/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_20.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33342190/ea8d127/I...0.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33342211/9c6a71f/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_21.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33342211/9c6a71f/I...1.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33385900/6b432b2/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_22.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33385900/6b432b2/I...2.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33386573/2dd2cd0/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_23.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33386573/2dd2cd0/I...3.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33352990/419b51c/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_24.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33352990/419b51c/I...4.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33388466/59dcc67/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_25.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33388466/59dcc67/I...5.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33414837/b2d8c3b/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_26.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33414837/b2d8c3b/I...6.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33415167/1968b80/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_27.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33415167/1968b80/I...7.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33415017/ada917e/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_28.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33415017/ada917e/I...8.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33421476/6d7bbcd/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_29.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33421476/6d7bbcd/I...9.rar.html</a><br />
<a href="http://hotfile.com/dl/33421349/c1401d4/Ismail_Bicer-Goruntulu_Hatim_30.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/33421349/c1401d4/I...0.rar.html</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ALLAH'IN DİNİ İSLAM]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=390</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 05:05:41 -0800</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=390</guid>
			<description><![CDATA[ALLAH'IN DİNİ İSLAM <br />
<br />
<br />
<br />
3:83 Yoksa ALLAH’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Göklerde ve yerdeki her şey ister istemez ona teslim olmuştur. Ve O’na döndürülürler. <br />
Bu eseri kaleme alırken iki ana hedefimiz olduğunu belirttik. İlk ve öncelikli amacımız tali yollara sapmadan hidayetin nerede olduğunu keşfetmek, ikincisi ise bizi bize kırdıran ihtilafların, nasıl ve hangi metotla çözüleceğini ortaya koymaktır. Bu maksadımıza ulaşabilmek için sivrisinekler yerine bataklığa yöneleceğiz. Yani milyonlarca sinek (ihtilaflı konu) yerine bataklığı besleyen membaa yoğunlaşacağız. Ancak böylelikle sağlıklı bir yöntem elde edebiliriz. <br />
Öncelikli sorularımız şunlar olmalıdır: Bu kadar birbiriyle çelişik fikir nasıl olur da aynı dine nispet edilebilir? Bu ihtilafların mesnedi nelerdir? Bizi uyutmak için dillendirilen ihtilafın rahmetini neden dünyada bile göremedik? Ve ufukta da görünmüyor? Ve neden bu kadar övdükleri ihtilafı, Kuran, onlarca ayetinde şiddetle eleştiriyor? (2:176, 213, 253; 3:19, 105; 10:19; 11:110; 19:37; 39:3; 41:45; 45:17; 51:8…)<br />
3:105 Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilafa düşüp mezhepleşenler gibi olmayın. İşte onlar için dehşetli bir azap vardır. <br />
Elbette durum iyi polis kötü polis kumpasından ibarettir. Kimileri ihtilafları körüklemekten nemalanırken, diğer leş kargaları ise birleştirici rolünü üstlenir. Bu dağınıklıktan herkesin belli bir havucu vardır. Konjoktöre göre çeşitli varyasyonlarla bu roller paylaşılır. Devletlerin politikaları ve asrın trendi bu hususta temel belirleyici rolündedir. Örneğin Yavuz döneminde Şii Safevilerle savaş yapılacaksa radikal anti Rafızî fetvalar sipariş edilir.[1&#93; Kısa bir dönem sonra Azerbaycan ve Irak gibi yoğun Şii nüfusu barındıran bölgeler ele geçirilince dozaj otomatikman düşer. Aynı yazarın aynı kitabında Şii-Sünni, Sufi-Vahabi farklılıklarını haklı bir şekilde gündeme getirip Sünni mezhepler içerisinde onlardan hiç de geri kalmayacak düzeyde ki çelişkileri uzlaştırmaya çalışması gibi ilkesizlikler çok sık rastlanan bir durumdur. <br />
Tüm bu çabalara, gayretlere ve katakullilere rağmen değişmeyen tek bir gerçek vardır. O da mızrağın çuvala sığmadığı ve hangi isimle adlandırılırsa adlandırılsın, tepeden tırnağa, birbiriyle tamamen karşıt onlarca İslam bulunduğudur. Ne yazık ki, kimsenin aklına bu sıkıntının sadece kökene inilerek çözüleceği gelmemiştir. Yahut aklına gelenlerin işlerine… <br />
Bu birbirleriyle tutarsız ekollerin/görüşlerin oluşum sebebini büyük bir cinlikle ve olaya masum bir hava estirilerek dinsel metinlerin farklı yorumlanması gerekçe gösterilmektedir. Bunu yapanlar zımnen ihtilafın sebebinin kendileri değil bizzat ALLAH ve resulü olduğunu ifade ederler. Topu taca atmaları ancak zaman kazanmak içindir. Bir taraftan top taçta iken karşı tribüne ise; “cambaza bak” diyenler büyük bir ustalıkla ceplerimizi ve kalplerimizi aşırırlar. <br />
Gerçek acaba onların dedikleri kadar tozpembe midir? İki Müslüman’ın bile çay sohbetlerinde ortaya atıp bir türlü uzlaşamadıkları polemiklerin temelinde metinlerin farklı yorumlanması mı vardır? Yoksa bu işin içerisinde bir bit yeniği mi? Kitabımızın ilerleyen sayfalarında etraflıca irdeleneceği gibi vakıa, iddianın tamamen hilafındadır. Sıkıntının baş müsebbibi aynı metne getirilen farklı yorumlar değil, farklı metinlerin ve farklı kişilerin otorite olarak kabul edilmesidir. <br />
Bu kargaşayı ortadan kaldırabilmemiz için ilk başta dinin sahibinin kim olduğu sorgusuna yanıt aramalıyız. Diyalektik bir metot takip ettiğimiz için bu sualin cevabına herkesin üzerinde öyle ya da böyle ittifak ettikleri tek kaynak olan Kuran’dan ulaşmalıyız. <br />
39:2 Sana bu kitabı hak olarak indirdik. Öyleyse dini yalnız ALLAH’a has kılarak O’na kulluk et. <br />
Ayrıca bkz. (2:193; 8:39; 10:22; 16:52; 29:65; 31:32; 39: 3, 11; 40:14, 65; 98:5) Referanslardan da görüleceği üzere Kuran, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak netlikte dinin tek sahibinin ALLAH olduğunu defaatle belirtmektedir. Bu sebeptendir ki ALLAH bize Muhammedi değil, Müslüman ismini vermiştir. (22:78) Yani kendisine teslim olanlar. Bu dinin sahibi ALLAH olduğuna göre, hiç kimsenin onun dini üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisi yoktur. Dolayısıyla Onun dini ile alakalı konuşan herkesin ondan bir beyyineye sahip olması ve bu kanıt üzerine söylevini bina etmesi gerekir. (6:149; 8:42) Aksi durumda din, ALLAH’ın olmaktan çıkar ve söylev sahibinin hevasının sistemi olur. <br />
42:10 Hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyde hüküm Allah’a aittir. İşte Rabbim olan ALLAH. O’na dayandım ve O’na yönelirim. <br />
<br />
[1&#93;Kemal Paşazade, Fetvayı-ı Kemal Paşazade Der Hakk-ı Kızılbaş, Süleymaniye Ktp. Esat Efendi Bölümü, No: 3548, vr. 45a-48b.; Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 1969, s. 20-30; Hasan b. Ömer, Kızılbaşlığa Reddiye, Süleymaniye Ktp. Düğümlü Baba Bölümü, No: 00197, s. 89-93 <br />
<br />
<br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com" target="_blank">http://www.hanifmurat.com</a> dan HANİF MURAT’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” isimli <br />
<br />
kitabından alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ALLAH'IN DİNİ İSLAM <br />
<br />
<br />
<br />
3:83 Yoksa ALLAH’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Göklerde ve yerdeki her şey ister istemez ona teslim olmuştur. Ve O’na döndürülürler. <br />
Bu eseri kaleme alırken iki ana hedefimiz olduğunu belirttik. İlk ve öncelikli amacımız tali yollara sapmadan hidayetin nerede olduğunu keşfetmek, ikincisi ise bizi bize kırdıran ihtilafların, nasıl ve hangi metotla çözüleceğini ortaya koymaktır. Bu maksadımıza ulaşabilmek için sivrisinekler yerine bataklığa yöneleceğiz. Yani milyonlarca sinek (ihtilaflı konu) yerine bataklığı besleyen membaa yoğunlaşacağız. Ancak böylelikle sağlıklı bir yöntem elde edebiliriz. <br />
Öncelikli sorularımız şunlar olmalıdır: Bu kadar birbiriyle çelişik fikir nasıl olur da aynı dine nispet edilebilir? Bu ihtilafların mesnedi nelerdir? Bizi uyutmak için dillendirilen ihtilafın rahmetini neden dünyada bile göremedik? Ve ufukta da görünmüyor? Ve neden bu kadar övdükleri ihtilafı, Kuran, onlarca ayetinde şiddetle eleştiriyor? (2:176, 213, 253; 3:19, 105; 10:19; 11:110; 19:37; 39:3; 41:45; 45:17; 51:8…)<br />
3:105 Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilafa düşüp mezhepleşenler gibi olmayın. İşte onlar için dehşetli bir azap vardır. <br />
Elbette durum iyi polis kötü polis kumpasından ibarettir. Kimileri ihtilafları körüklemekten nemalanırken, diğer leş kargaları ise birleştirici rolünü üstlenir. Bu dağınıklıktan herkesin belli bir havucu vardır. Konjoktöre göre çeşitli varyasyonlarla bu roller paylaşılır. Devletlerin politikaları ve asrın trendi bu hususta temel belirleyici rolündedir. Örneğin Yavuz döneminde Şii Safevilerle savaş yapılacaksa radikal anti Rafızî fetvalar sipariş edilir.[1] Kısa bir dönem sonra Azerbaycan ve Irak gibi yoğun Şii nüfusu barındıran bölgeler ele geçirilince dozaj otomatikman düşer. Aynı yazarın aynı kitabında Şii-Sünni, Sufi-Vahabi farklılıklarını haklı bir şekilde gündeme getirip Sünni mezhepler içerisinde onlardan hiç de geri kalmayacak düzeyde ki çelişkileri uzlaştırmaya çalışması gibi ilkesizlikler çok sık rastlanan bir durumdur. <br />
Tüm bu çabalara, gayretlere ve katakullilere rağmen değişmeyen tek bir gerçek vardır. O da mızrağın çuvala sığmadığı ve hangi isimle adlandırılırsa adlandırılsın, tepeden tırnağa, birbiriyle tamamen karşıt onlarca İslam bulunduğudur. Ne yazık ki, kimsenin aklına bu sıkıntının sadece kökene inilerek çözüleceği gelmemiştir. Yahut aklına gelenlerin işlerine… <br />
Bu birbirleriyle tutarsız ekollerin/görüşlerin oluşum sebebini büyük bir cinlikle ve olaya masum bir hava estirilerek dinsel metinlerin farklı yorumlanması gerekçe gösterilmektedir. Bunu yapanlar zımnen ihtilafın sebebinin kendileri değil bizzat ALLAH ve resulü olduğunu ifade ederler. Topu taca atmaları ancak zaman kazanmak içindir. Bir taraftan top taçta iken karşı tribüne ise; “cambaza bak” diyenler büyük bir ustalıkla ceplerimizi ve kalplerimizi aşırırlar. <br />
Gerçek acaba onların dedikleri kadar tozpembe midir? İki Müslüman’ın bile çay sohbetlerinde ortaya atıp bir türlü uzlaşamadıkları polemiklerin temelinde metinlerin farklı yorumlanması mı vardır? Yoksa bu işin içerisinde bir bit yeniği mi? Kitabımızın ilerleyen sayfalarında etraflıca irdeleneceği gibi vakıa, iddianın tamamen hilafındadır. Sıkıntının baş müsebbibi aynı metne getirilen farklı yorumlar değil, farklı metinlerin ve farklı kişilerin otorite olarak kabul edilmesidir. <br />
Bu kargaşayı ortadan kaldırabilmemiz için ilk başta dinin sahibinin kim olduğu sorgusuna yanıt aramalıyız. Diyalektik bir metot takip ettiğimiz için bu sualin cevabına herkesin üzerinde öyle ya da böyle ittifak ettikleri tek kaynak olan Kuran’dan ulaşmalıyız. <br />
39:2 Sana bu kitabı hak olarak indirdik. Öyleyse dini yalnız ALLAH’a has kılarak O’na kulluk et. <br />
Ayrıca bkz. (2:193; 8:39; 10:22; 16:52; 29:65; 31:32; 39: 3, 11; 40:14, 65; 98:5) Referanslardan da görüleceği üzere Kuran, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak netlikte dinin tek sahibinin ALLAH olduğunu defaatle belirtmektedir. Bu sebeptendir ki ALLAH bize Muhammedi değil, Müslüman ismini vermiştir. (22:78) Yani kendisine teslim olanlar. Bu dinin sahibi ALLAH olduğuna göre, hiç kimsenin onun dini üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisi yoktur. Dolayısıyla Onun dini ile alakalı konuşan herkesin ondan bir beyyineye sahip olması ve bu kanıt üzerine söylevini bina etmesi gerekir. (6:149; 8:42) Aksi durumda din, ALLAH’ın olmaktan çıkar ve söylev sahibinin hevasının sistemi olur. <br />
42:10 Hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyde hüküm Allah’a aittir. İşte Rabbim olan ALLAH. O’na dayandım ve O’na yönelirim. <br />
<br />
[1]Kemal Paşazade, Fetvayı-ı Kemal Paşazade Der Hakk-ı Kızılbaş, Süleymaniye Ktp. Esat Efendi Bölümü, No: 3548, vr. 45a-48b.; Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 1969, s. 20-30; Hasan b. Ömer, Kızılbaşlığa Reddiye, Süleymaniye Ktp. Düğümlü Baba Bölümü, No: 00197, s. 89-93 <br />
<br />
<br />
<br />
<a href="http://www.hanifmurat.com" target="_blank">http://www.hanifmurat.com</a> dan HANİF MURAT’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” isimli <br />
<br />
kitabından alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[yeni kitap]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=389</link>
			<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 04:48:15 -0800</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=389</guid>
			<description><![CDATA[Sayın Hanif Murat’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” adını verdiği kitabı çıktı!<br />
<br />
Arka kapak yazısı…<br />
<br />
İslam dininin biricik sahibi vardır: O da ALLAH. O’nun dininde O’nun sözlerinden başka hiçbir beşeri kavle yer yoktur. İnşallah elinizdeki bu çalışma, bu mukaddes davaya mütevazı bir katkı sağlayacaktır.<br />
<br />
Din yalnız ALLAH’a özgülendiği takdirde; bizi birbirimize kırdıran, dünyada rezil rüsva, perme perişan eden ihtilaflardan kurtulmuş olacağımız gibi, ahirette de bunun semerelerini alacağız. Binlerce çelişki içerisindeki dini (!) görüp de, pamuk ipliğiyle tutturulmuş bir inanca sahip kitleler, ayne’l yakine kavuşacaklar.<br />
İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenlerin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları, eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm korkuları, tedirginlikleri, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya, din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar.<br />
<br />
Yapmamız gereken; atalarımızın duvarda asılı da olsa bize miras bıraktığı Kuran’ı açmak ve görmek hakikati tüm çarpıcılığıyla… İnsanlardan ve dogmalardan korkmadan, ürkmeden, inançla ve samimiyetle ona yaklaşmak…<br />
<br />
Önsözden alıntı…<br />
<br />
Müslümanlar arasında 13 asır önce basit mevzulardan ortaya çıkan ihtilaflar, her geçen gün çözümleneceği yerde, katlanarak ve kronikleşerek içinden çıkılmaz bir hal aldı. Erken dönemde, iki elin parmaklarını aşmayacak adetteki problemlere, her nesil, ardıllarına daha başkalarını miras bırakarak, bir süre sonra aynı ortak isim altında fakat pek de müşterek yanı olmayan onlarca İslam ortaya çıktı. <br />
<br />
Önce siyasi manada teşekkül eden fırkaların, ameli mezheplere derken İtikadî mezheplere devşirilmesi gecikmedi. Her yeni kombinasyon daha farklı fraksiyonlar doğurdu. Tarikatlar, onların alt şubesi olan cemaatler, derken en sonunda herkesin ayrı doğrularının ve kendisine has inanışlarının olduğu bir dinin mensupları haline geldik; ulemadan avam kesime değin. Televizyonlarda hiçbir konuda anlaşamayan, hem de aynı ekolun, aynı mezhebinin âlimlerini görmeyi kanıksadık bile. <br />
<br />
Acaba bu farklı varyasyonlardan hangisi doğru? Tek bir ALLAH’ın vazettiği yegâne hakikat olacağına göre bu savların en fazla birisi doğru olabilir. Belki de hepsi batıl. Ve hak gizli bir yerde ve bizler tarafından keşfedilmeyi bekliyordur. Ebedi saadetimizin söz konusu olduğu bu durumda işi şansa bırakabilir miyiz? Yahut suya sabuna dokunmadan “Saldım çayıra Mevlam kayıra” felsefesiyle hidayete ulaşmak mümkün mü? Ya da atalarımızdan devraldığımız meşrebimizi herhangi bir analize tabi tutmadan olduğu gibi taklit edersek sırat’ül müstakim üzerinde olma ihtimalimiz yüzde kaçtır? Eğer şeksiz bir şekilde kendi içerisinde mutabakata varmış üç beş görüş bulunuyor olsaydı belki şansımız yüzdelerle ifade edilebilirdi. Lakin ağzı olanın dinle ilgili kendisine özgün ahkâmlar kestiği dinimizde başarı şansımız, bir bölü ağzı olanlardan öteye gitmeyecektir. Tabi bu orana ağız sahiplerinin kendi içerisindeki çelişkilerini de hesaba katarsak durum tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir hale bürünür.<br />
<br />
En iyimser tahminle sadece bir hizbin ahirette kurtuluşa ereceği bu devingen yapı, dünyamızı da cehenneme çevirmiştir. Öyle ki, 1400 yıllık bilânçomuzda, bu dinsel farklılıkların körüklediği mezhep savaşlarında, gayri Müslimlerle girişilenlerin kat kat fazlası kayıplar verildi. Maalesef şeytanın 1300 yıldır sahnelediği bu oyun, günümüzde bile daha şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu gerçeği görebilmemiz için öyle çok uzaklara, tarih kitaplarına bakmamıza bile gerek yok. Yanı başımızdaki Irak’a salt akşam haberleri düzeyinde göz atmamız yeterlidir. 2003 yılında başlayan lanetli savaş neticesinde; bir milyonun üstünde Müslüman katledilmiş ve bir o kadarı da sakat kalmıştır. Olayın en vahim yönü ise bu zayiatın onda birinin bile işgalci Amerikalıların eliyle vuku bulmayışıdır. <br />
<br />
Çeşitli fırkalara bölünmüş Müslümanlar, istilacı Conilerden bile daha merhametsiz bir şekilde birbirlerine kıyım gerçekleştirmektedirler. Hatta öylesine pervasızlaşmışlardır ki inandıklarını iddia ettikleri kitap, ALLAH’ın isminin anıldığı tüm mabetleri mukaddes ilan etmişken (22:40) birbirlerinin camilerinde intihar eylemleri bile yapabilmektedirler. Hoş Müslüman’ım diyenlerin neden tek bir camide toplanamadıklarına değinmiyorum bile. Ancak en azından birbirlerinin camilerinde intihar eylemi yapmalarının bir açıklaması olmalı. Dinsel, kültürel, tarihsel, sosyolojik ve psikolojik olarak…<br />
<br />
Detaylı bilgi ve e-kitap için hanifmurat.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sayın Hanif Murat’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” adını verdiği kitabı çıktı!<br />
<br />
Arka kapak yazısı…<br />
<br />
İslam dininin biricik sahibi vardır: O da ALLAH. O’nun dininde O’nun sözlerinden başka hiçbir beşeri kavle yer yoktur. İnşallah elinizdeki bu çalışma, bu mukaddes davaya mütevazı bir katkı sağlayacaktır.<br />
<br />
Din yalnız ALLAH’a özgülendiği takdirde; bizi birbirimize kırdıran, dünyada rezil rüsva, perme perişan eden ihtilaflardan kurtulmuş olacağımız gibi, ahirette de bunun semerelerini alacağız. Binlerce çelişki içerisindeki dini (!) görüp de, pamuk ipliğiyle tutturulmuş bir inanca sahip kitleler, ayne’l yakine kavuşacaklar.<br />
İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenlerin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları, eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm korkuları, tedirginlikleri, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya, din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar.<br />
<br />
Yapmamız gereken; atalarımızın duvarda asılı da olsa bize miras bıraktığı Kuran’ı açmak ve görmek hakikati tüm çarpıcılığıyla… İnsanlardan ve dogmalardan korkmadan, ürkmeden, inançla ve samimiyetle ona yaklaşmak…<br />
<br />
Önsözden alıntı…<br />
<br />
Müslümanlar arasında 13 asır önce basit mevzulardan ortaya çıkan ihtilaflar, her geçen gün çözümleneceği yerde, katlanarak ve kronikleşerek içinden çıkılmaz bir hal aldı. Erken dönemde, iki elin parmaklarını aşmayacak adetteki problemlere, her nesil, ardıllarına daha başkalarını miras bırakarak, bir süre sonra aynı ortak isim altında fakat pek de müşterek yanı olmayan onlarca İslam ortaya çıktı. <br />
<br />
Önce siyasi manada teşekkül eden fırkaların, ameli mezheplere derken İtikadî mezheplere devşirilmesi gecikmedi. Her yeni kombinasyon daha farklı fraksiyonlar doğurdu. Tarikatlar, onların alt şubesi olan cemaatler, derken en sonunda herkesin ayrı doğrularının ve kendisine has inanışlarının olduğu bir dinin mensupları haline geldik; ulemadan avam kesime değin. Televizyonlarda hiçbir konuda anlaşamayan, hem de aynı ekolun, aynı mezhebinin âlimlerini görmeyi kanıksadık bile. <br />
<br />
Acaba bu farklı varyasyonlardan hangisi doğru? Tek bir ALLAH’ın vazettiği yegâne hakikat olacağına göre bu savların en fazla birisi doğru olabilir. Belki de hepsi batıl. Ve hak gizli bir yerde ve bizler tarafından keşfedilmeyi bekliyordur. Ebedi saadetimizin söz konusu olduğu bu durumda işi şansa bırakabilir miyiz? Yahut suya sabuna dokunmadan “Saldım çayıra Mevlam kayıra” felsefesiyle hidayete ulaşmak mümkün mü? Ya da atalarımızdan devraldığımız meşrebimizi herhangi bir analize tabi tutmadan olduğu gibi taklit edersek sırat’ül müstakim üzerinde olma ihtimalimiz yüzde kaçtır? Eğer şeksiz bir şekilde kendi içerisinde mutabakata varmış üç beş görüş bulunuyor olsaydı belki şansımız yüzdelerle ifade edilebilirdi. Lakin ağzı olanın dinle ilgili kendisine özgün ahkâmlar kestiği dinimizde başarı şansımız, bir bölü ağzı olanlardan öteye gitmeyecektir. Tabi bu orana ağız sahiplerinin kendi içerisindeki çelişkilerini de hesaba katarsak durum tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir hale bürünür.<br />
<br />
En iyimser tahminle sadece bir hizbin ahirette kurtuluşa ereceği bu devingen yapı, dünyamızı da cehenneme çevirmiştir. Öyle ki, 1400 yıllık bilânçomuzda, bu dinsel farklılıkların körüklediği mezhep savaşlarında, gayri Müslimlerle girişilenlerin kat kat fazlası kayıplar verildi. Maalesef şeytanın 1300 yıldır sahnelediği bu oyun, günümüzde bile daha şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu gerçeği görebilmemiz için öyle çok uzaklara, tarih kitaplarına bakmamıza bile gerek yok. Yanı başımızdaki Irak’a salt akşam haberleri düzeyinde göz atmamız yeterlidir. 2003 yılında başlayan lanetli savaş neticesinde; bir milyonun üstünde Müslüman katledilmiş ve bir o kadarı da sakat kalmıştır. Olayın en vahim yönü ise bu zayiatın onda birinin bile işgalci Amerikalıların eliyle vuku bulmayışıdır. <br />
<br />
Çeşitli fırkalara bölünmüş Müslümanlar, istilacı Conilerden bile daha merhametsiz bir şekilde birbirlerine kıyım gerçekleştirmektedirler. Hatta öylesine pervasızlaşmışlardır ki inandıklarını iddia ettikleri kitap, ALLAH’ın isminin anıldığı tüm mabetleri mukaddes ilan etmişken (22:40) birbirlerinin camilerinde intihar eylemleri bile yapabilmektedirler. Hoş Müslüman’ım diyenlerin neden tek bir camide toplanamadıklarına değinmiyorum bile. Ancak en azından birbirlerinin camilerinde intihar eylemi yapmalarının bir açıklaması olmalı. Dinsel, kültürel, tarihsel, sosyolojik ve psikolojik olarak…<br />
<br />
Detaylı bilgi ve e-kitap için hanifmurat.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["HÜKÜM YALNIZ ALLAH'INDIR"]]></title>
			<link>http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=388</link>
			<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 04:46:22 -0800</pubDate>
			<dc:creator>hakanyildirimtr</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.ezan.gen.tr/showthread.php?tid=388</guid>
			<description><![CDATA[Sayın Hanif Murat’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” adını verdiği kitabı çıktı!<br />
<br />
Arka kapak yazısı…<br />
<br />
İslam dininin biricik sahibi vardır: O da ALLAH. O’nun dininde O’nun sözlerinden başka hiçbir beşeri kavle yer yoktur. İnşallah elinizdeki bu çalışma, bu mukaddes davaya mütevazı bir katkı sağlayacaktır.<br />
<br />
Din yalnız ALLAH’a özgülendiği takdirde; bizi birbirimize kırdıran, dünyada rezil rüsva, perme perişan eden ihtilaflardan kurtulmuş olacağımız gibi, ahirette de bunun semerelerini alacağız. Binlerce çelişki içerisindeki dini (!) görüp de, pamuk ipliğiyle tutturulmuş bir inanca sahip kitleler, ayne’l yakine kavuşacaklar.<br />
İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenlerin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları, eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm korkuları, tedirginlikleri, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya, din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar.<br />
<br />
Yapmamız gereken; atalarımızın duvarda asılı da olsa bize miras bıraktığı Kuran’ı açmak ve görmek hakikati tüm çarpıcılığıyla… İnsanlardan ve dogmalardan korkmadan, ürkmeden, inançla ve samimiyetle ona yaklaşmak…<br />
<br />
Önsözden alıntı…<br />
<br />
Müslümanlar arasında 13 asır önce basit mevzulardan ortaya çıkan ihtilaflar, her geçen gün çözümleneceği yerde, katlanarak ve kronikleşerek içinden çıkılmaz bir hal aldı. Erken dönemde, iki elin parmaklarını aşmayacak adetteki problemlere, her nesil, ardıllarına daha başkalarını miras bırakarak, bir süre sonra aynı ortak isim altında fakat pek de müşterek yanı olmayan onlarca İslam ortaya çıktı. <br />
<br />
Önce siyasi manada teşekkül eden fırkaların, ameli mezheplere derken İtikadî mezheplere devşirilmesi gecikmedi. Her yeni kombinasyon daha farklı fraksiyonlar doğurdu. Tarikatlar, onların alt şubesi olan cemaatler, derken en sonunda herkesin ayrı doğrularının ve kendisine has inanışlarının olduğu bir dinin mensupları haline geldik; ulemadan avam kesime değin. Televizyonlarda hiçbir konuda anlaşamayan, hem de aynı ekolun, aynı mezhebinin âlimlerini görmeyi kanıksadık bile. <br />
<br />
Acaba bu farklı varyasyonlardan hangisi doğru? Tek bir ALLAH’ın vazettiği yegâne hakikat olacağına göre bu savların en fazla birisi doğru olabilir. Belki de hepsi batıl. Ve hak gizli bir yerde ve bizler tarafından keşfedilmeyi bekliyordur. Ebedi saadetimizin söz konusu olduğu bu durumda işi şansa bırakabilir miyiz? Yahut suya sabuna dokunmadan “Saldım çayıra Mevlam kayıra” felsefesiyle hidayete ulaşmak mümkün mü? Ya da atalarımızdan devraldığımız meşrebimizi herhangi bir analize tabi tutmadan olduğu gibi taklit edersek sırat’ül müstakim üzerinde olma ihtimalimiz yüzde kaçtır? Eğer şeksiz bir şekilde kendi içerisinde mutabakata varmış üç beş görüş bulunuyor olsaydı belki şansımız yüzdelerle ifade edilebilirdi. Lakin ağzı olanın dinle ilgili kendisine özgün ahkâmlar kestiği dinimizde başarı şansımız, bir bölü ağzı olanlardan öteye gitmeyecektir. Tabi bu orana ağız sahiplerinin kendi içerisindeki çelişkilerini de hesaba katarsak durum tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir hale bürünür.<br />
<br />
En iyimser tahminle sadece bir hizbin ahirette kurtuluşa ereceği bu devingen yapı, dünyamızı da cehenneme çevirmiştir. Öyle ki, 1400 yıllık bilânçomuzda, bu dinsel farklılıkların körüklediği mezhep savaşlarında, gayri Müslimlerle girişilenlerin kat kat fazlası kayıplar verildi. Maalesef şeytanın 1300 yıldır sahnelediği bu oyun, günümüzde bile daha şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu gerçeği görebilmemiz için öyle çok uzaklara, tarih kitaplarına bakmamıza bile gerek yok. Yanı başımızdaki Irak’a salt akşam haberleri düzeyinde göz atmamız yeterlidir. 2003 yılında başlayan lanetli savaş neticesinde; bir milyonun üstünde Müslüman katledilmiş ve bir o kadarı da sakat kalmıştır. Olayın en vahim yönü ise bu zayiatın onda birinin bile işgalci Amerikalıların eliyle vuku bulmayışıdır. <br />
<br />
Çeşitli fırkalara bölünmüş Müslümanlar, istilacı Conilerden bile daha merhametsiz bir şekilde birbirlerine kıyım gerçekleştirmektedirler. Hatta öylesine pervasızlaşmışlardır ki inandıklarını iddia ettikleri kitap, ALLAH’ın isminin anıldığı tüm mabetleri mukaddes ilan etmişken (22:40) birbirlerinin camilerinde intihar eylemleri bile yapabilmektedirler. Hoş Müslüman’ım diyenlerin neden tek bir camide toplanamadıklarına değinmiyorum bile. Ancak en azından birbirlerinin camilerinde intihar eylemi yapmalarının bir açıklaması olmalı. Dinsel, kültürel, tarihsel, sosyolojik ve psikolojik olarak…<br />
<br />
Detaylı bilgi ve e-kitap için hanifmurat.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sayın Hanif Murat’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” adını verdiği kitabı çıktı!<br />
<br />
Arka kapak yazısı…<br />
<br />
İslam dininin biricik sahibi vardır: O da ALLAH. O’nun dininde O’nun sözlerinden başka hiçbir beşeri kavle yer yoktur. İnşallah elinizdeki bu çalışma, bu mukaddes davaya mütevazı bir katkı sağlayacaktır.<br />
<br />
Din yalnız ALLAH’a özgülendiği takdirde; bizi birbirimize kırdıran, dünyada rezil rüsva, perme perişan eden ihtilaflardan kurtulmuş olacağımız gibi, ahirette de bunun semerelerini alacağız. Binlerce çelişki içerisindeki dini (!) görüp de, pamuk ipliğiyle tutturulmuş bir inanca sahip kitleler, ayne’l yakine kavuşacaklar.<br />
İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenlerin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları, eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm korkuları, tedirginlikleri, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya, din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar.<br />
<br />
Yapmamız gereken; atalarımızın duvarda asılı da olsa bize miras bıraktığı Kuran’ı açmak ve görmek hakikati tüm çarpıcılığıyla… İnsanlardan ve dogmalardan korkmadan, ürkmeden, inançla ve samimiyetle ona yaklaşmak…<br />
<br />
Önsözden alıntı…<br />
<br />
Müslümanlar arasında 13 asır önce basit mevzulardan ortaya çıkan ihtilaflar, her geçen gün çözümleneceği yerde, katlanarak ve kronikleşerek içinden çıkılmaz bir hal aldı. Erken dönemde, iki elin parmaklarını aşmayacak adetteki problemlere, her nesil, ardıllarına daha başkalarını miras bırakarak, bir süre sonra aynı ortak isim altında fakat pek de müşterek yanı olmayan onlarca İslam ortaya çıktı. <br />
<br />
Önce siyasi manada teşekkül eden fırkaların, ameli mezheplere derken İtikadî mezheplere devşirilmesi gecikmedi. Her yeni kombinasyon daha farklı fraksiyonlar doğurdu. Tarikatlar, onların alt şubesi olan cemaatler, derken en sonunda herkesin ayrı doğrularının ve kendisine has inanışlarının olduğu bir dinin mensupları haline geldik; ulemadan avam kesime değin. Televizyonlarda hiçbir konuda anlaşamayan, hem de aynı ekolun, aynı mezhebinin âlimlerini görmeyi kanıksadık bile. <br />
<br />
Acaba bu farklı varyasyonlardan hangisi doğru? Tek bir ALLAH’ın vazettiği yegâne hakikat olacağına göre bu savların en fazla birisi doğru olabilir. Belki de hepsi batıl. Ve hak gizli bir yerde ve bizler tarafından keşfedilmeyi bekliyordur. Ebedi saadetimizin söz konusu olduğu bu durumda işi şansa bırakabilir miyiz? Yahut suya sabuna dokunmadan “Saldım çayıra Mevlam kayıra” felsefesiyle hidayete ulaşmak mümkün mü? Ya da atalarımızdan devraldığımız meşrebimizi herhangi bir analize tabi tutmadan olduğu gibi taklit edersek sırat’ül müstakim üzerinde olma ihtimalimiz yüzde kaçtır? Eğer şeksiz bir şekilde kendi içerisinde mutabakata varmış üç beş görüş bulunuyor olsaydı belki şansımız yüzdelerle ifade edilebilirdi. Lakin ağzı olanın dinle ilgili kendisine özgün ahkâmlar kestiği dinimizde başarı şansımız, bir bölü ağzı olanlardan öteye gitmeyecektir. Tabi bu orana ağız sahiplerinin kendi içerisindeki çelişkilerini de hesaba katarsak durum tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir hale bürünür.<br />
<br />
En iyimser tahminle sadece bir hizbin ahirette kurtuluşa ereceği bu devingen yapı, dünyamızı da cehenneme çevirmiştir. Öyle ki, 1400 yıllık bilânçomuzda, bu dinsel farklılıkların körüklediği mezhep savaşlarında, gayri Müslimlerle girişilenlerin kat kat fazlası kayıplar verildi. Maalesef şeytanın 1300 yıldır sahnelediği bu oyun, günümüzde bile daha şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu gerçeği görebilmemiz için öyle çok uzaklara, tarih kitaplarına bakmamıza bile gerek yok. Yanı başımızdaki Irak’a salt akşam haberleri düzeyinde göz atmamız yeterlidir. 2003 yılında başlayan lanetli savaş neticesinde; bir milyonun üstünde Müslüman katledilmiş ve bir o kadarı da sakat kalmıştır. Olayın en vahim yönü ise bu zayiatın onda birinin bile işgalci Amerikalıların eliyle vuku bulmayışıdır. <br />
<br />
Çeşitli fırkalara bölünmüş Müslümanlar, istilacı Conilerden bile daha merhametsiz bir şekilde birbirlerine kıyım gerçekleştirmektedirler. Hatta öylesine pervasızlaşmışlardır ki inandıklarını iddia ettikleri kitap, ALLAH’ın isminin anıldığı tüm mabetleri mukaddes ilan etmişken (22:40) birbirlerinin camilerinde intihar eylemleri bile yapabilmektedirler. Hoş Müslüman’ım diyenlerin neden tek bir camide toplanamadıklarına değinmiyorum bile. Ancak en azından birbirlerinin camilerinde intihar eylemi yapmalarının bir açıklaması olmalı. Dinsel, kültürel, tarihsel, sosyolojik ve psikolojik olarak…<br />
<br />
Detaylı bilgi ve e-kitap için hanifmurat.com]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>